sevda tarlasına destursuz dalan / üçün birini alan hicabi bey

Ocak 27, 2011 - 2 Yanıt

aşk (2): kimileriniz biliyordur ey kariin, işbu lugat müellifinin büyük oranda aşka (ve aşk acısına) tahsis buyurduğu bir blogu var. orada (diğer bazı bloglarında da) lugatimizin boyunu aşacak ölçü ve çapta lakırdılara rastlamanız işten bile değildir. bu hususu böylecene not ettikten kelli, maddemize kaldığımız yerden, “aşkın ömrü bilmemkaç yıldır”, “aşk, feromonal bir olgudur”, “evlilik, aşkı mutfak pıçağıyla taammüden öldürür”, “sevgili dediğin kadınsan babanın, erkeksen annenin ikame sujesidir” falan gibi muvazaalı önermelerimizle de konuyu dallanıp budaklandırmadan devam edelim. imdi, mevzua “ich liebe dich” adlı bir istek parçasıyla çivileme dalalım:

bak nasıl kafamız çalışmaya başlıyor beethoven amcamızı dinleyince, di mi yoldaşım, ekürim, sanço panza’m! damardan girelim mi hadi? girelim. pitagorasçı felsefeye göre arke (ilkilke), sayıdır. her kavram ve görüngü bir sayıya tekabül eder hazretlere göre. bir an için pitagoras beyimizin peşinden gidip düşünelim: aşk, hangi sayıya tekabül eder acaba? ben diyeyim bir, siz deyin üç. ama bilin ki zinhar iki değildir. hadi saksıyı çalıştırın biraz, niye bir, niye üç, lâkin niye iki değil? (ölüm ne yana düşer usta, hangi sayıya tekabül eder, düşünürken onu da aradan çıkarıverin fırsat bulmuşken.) çok basit, saksınızı yormayın boşuna, ben deyivereyim sevabına: bir, çünkü birleşmektir aşk. üç, çünkü çoğalmaktır aşk (piç kurularınızı kastetmiyoz hemşeri!). “yin/yang, artı/eksi, anot/katot, bunu yapan iki kişi / çekerler prizden fişi” falan diye carlamayın hemen. iki değildir, çünkü çoğalmayla sonuçlanmayan birleşmenin hükmü yoktur. türkçe meali: iki, birden üçe giden yolda bir duraktan ibarettir. sadece göğe bakma durağında bir ömür geçirilebilir, onu saymayalım, diğer duraklar geçici kullanılan mekanlardır, bir amaç için kısa süre. aramızdan çoğu –hadi bazıları diyelim– birmiş üçmüş derken bir ömrü farkına bile varmadan tüketiverip üçün birini alır maalesef. (bilvesile, başlık azıcık ayıp kaçtıysa şöyle değiştireyim ey terbiyebaz okurcuk: “ararken aşkın hasını hey / treni kaçıran hicabi bey”. farketmez, ikisi aynı kapıya çıkar.) sıradaki istek parçamız hicabi bey’in şerefine:

dur bi yol hele! ey gül yüzlü sevdiceği, asacaksan sicim istemez boynu hicabi bey’in:

leyla’nın güzelliğini görebilmemiz için mecnun’un gözlerini ödünç almamız gerekir. bile bile lâdestir aşk, bir illüzyondur, elim bir rahatsızlık, menfur bir hastalık, yarı-kalıcı bir bilinç kaybı, hem kendisi hem sonuçları ağır bir travma, çözgüsü-atkısı sıkı bir obsesyon, tatlı bir kaçıklık, akıl, sağduyu, muhakeme ve mantığın sürgüne yollandığı, kürek cezasına çarptırıldığı bunaltıcı bir delilik. heyhat ki heyhat, baudelaire abim öylesine haklıdır ki bize susmak ve saygıyla eğilmek kalır önünde aşkın: “bir an hazzın sonsuzluğunu bulmuş olana, lânetlenmenin sonsuzluğu kaç yazar ki!” lee siegel’ın “ölü bir dilde aşk”ında geçen bir hikâyede, alim pralayananga ölürken gözlerinden yaşlar akmasına rağmen gülümsüyormuş. bütün maşuklar birer mayavati’dir, bütün aşklarsa zehirleme niyet ve kastının sözkonusu olmadığı birer zehirlenmedir. sıradaki istek parçamız, kusura bakmayın ama gene hicabi bey’edir. sözlerini anlayasınız deyu önce türkçesi, ardından aslı, elencesi –yorgo abim sağolsun:

kızma bana aşkım, kızma ikigözüm bana, zeytinim, kızma:

“aşkın felsefi bir ideal ve yazınsal incelik, coşkulu bir seyahat ve küçük düşürücü bir ıstırap, bir kefaret ümidi ve azap tehdidi oluşuyla ilgili batı ve doğu’ya ait çeşit çeşit anlamalar ve yanlış anlamalar”la dolu olan bu kitaptan dedektif chan’ın sözlerine de kulak verelim: “aşk! görevde geçirdiğim yirmi yıl bana aşk hakkında birkaç şey öğretti. cinayetin, adam kaçırmanın, tacizin, sahtekârlığın, kalpazanlığın, haneye tecavüzün, huzuru bozmanın, hız yapmanın ve hatta çift sıra park etmenin arkasında bile o var.” amanin off, ayh, çok sert girdi, yumuşatalım biraz: “kendisini tamamen sevdiğine verme arzusu, sevdiğini tamamen sahiplenme arzusu, sevdiğini memnun eden şeylerden memnun olma duygusu ve sevdiğini kederlendiren şeylere kederlenme duygusu.” aynı kitaptan üçüncü ve son alıntı… “yalın aşk duygusu, sevgiliye inanabilme gücü, bir sevgiliyle birlikte yeni bir dünya düşleyebilme zevki”… dostoyevski’nin “beyaz geceler”i dolayımında orhan pamuk’un sözleri… bir aşk romanı olarak yazdığını söylediği “masumiyet müzesi”nde ise aşka bir trafik kazası gibi yaklaştığını söyler pamuk. şimdi “bahçalarda zerdali” adlı istek parçasıyla duruma bi de başka veçheden bakmaya ne dersiniz?

kelâm ve fiil arasındaki yüksek gerilim hattında ışık hızıyla akan bişey midir aşk? kelâma bulandığında kelâmı, fiile bulandığında fiili dönüştüren, ışıklandıran, ışıtan, kamaştıran? kelâm da fiil de değilse, bir hal ise aşk, olsa olsa aşık veysel’in işaret buyurduğu hal olabilir o halde: “kavuşamazsın, aşk olur.” fekat orda durun, kavuşmayı maddesel, cismani bir olgu olarak almayın abilerim ablalarım, o kadar basit görmeyin mes’eleyi nütven.

platonik aşk, imkânsız aşk, karasevda, karşılıksız aşk, ergen aşkı, divan edebiyatı aşkı, meşhurlara duyulan aşk, yaz aşkı, bir gecelik aşk, medyatik aşk, siber (sanal diil, o başka) aşk… bi de bunlar var tabii. ilahi aşk, sanat aşkı, kitap aşkı, ilim aşkı, cimbom aşkı… bunlarsa mevzua bambaşka boyutlar ve açılımlar getiren aşk türleri… herbiri ayrı birer lugat maddesi… geçelim. geçerken de, aristo mantığını reddeden (a => q, –a => q, a = –a) şu arabesk istek parçasına verelim kulağımızı (bak burda tarih yazıyoz; ilk ve son defa hafif abi’nizden “arabex” istek parçası dinliyceniz len!):

bilir beni bilenleriniz: arabeskten bitim kadar hoşlaşmam ayıptır söylemesi –ne otel tavanına yapışan çiğköftelisinden ne acısızından. türkülerde sevda (dile yansıyan sosyolojik’i gözardı ederek aşk desek de olur) hem bütün tonal, atonal, sentimental elementleriyle hem de o elementlerin toplamını aşan bileşkesi olarak karşınıza dikilir, alnınızın çatı sızlar. ben türkü severim beyler hanımlar. sanırsam hicabi bey de öyle. bak yollarına kar yağmış sevdiceğinin, yüreği közlere düştü:

uyy, efkar bastı, daa!  norah jones aplayla kendimize gelelim biraz:

nina simone teyze ne buyurmaktadır peki bu hususta usta? bak bak, ne diyo elleğem: “ya sev ya terket, cCc!”:

hızını alamıyor canım nina teyzem, alamasın varsın:

trajik bir ciddiyetle oynanan bir oyundur aşk, leylilerim, meccanilerim, terelellilerim! kaybedeni de kazananı da olmayan, yahut iki kazananlı iki kaybedenli bir oyundur. pyrrhus zaferidir desek de yanılmayız pek. yanılgıdır, hatadır. ilkinde trajediyken tekrarında komediye dönüşen. kristal bir intihar, mineli bir ölümdendönüştür. yine de hz. marx efendimiz haklıdır: “tarihte herşey, öyle olması gerektiği için öyle olmuştur netekim.” herkes haklıdır bu hususta, bütün taraflar. elbet hoca nasreddin de haklıdır. aşkın kendisi haklıdır bi kere, gerisini koyver gitsin. ve evet, dünyanın en güzel arabistanıdır, kırmızı bir kuştur, sestir soluktur. aşk kapıyı çaldı mı “evde yokuz” denemez, tanrı misafiri geri çevrilmez, ayıptır günahtır yazıktır, bize yakışmaz. şeker tutulur, gülsuyu sıkılır, bol köpüklü kahve ikram edilir, reji tütün tabakası açılır.

önsözüm, “madem çıktın açık alınla validenin malum yerinden / zevk almasını bilmelisin hayat denen şu gaileden” idi. son sözüm (ve sonsözüm) ne olur cartayı çekerken? dur biraz düşüneyim lan! düşünürken de “bir ben varsa benden içeri, o ben midir seni seven?” diye sorayım, bir zulu kabile reisinin kızına gönül verip “ubuntu!” (“seninle ben oldum ben!”) diye haykırayım, sahra çöllerinde bach emmimi dinleyeyim, huşu içinde olayım, kalbim değilse bile kafam yerine gelsin:

yoksa şimdi şuracıkta “dünyanın tüm sabahları” filminin intihar sahnesini mi seyretseydim, jordi savall eşliğinde? yok yok, ziyadesiyle acıklı o, fazlaca geriye dönüşsüz, tuza bulanmış bir bıçak.

ölüm’süzleşme, zaman’sızlaşma, öteki’ye dönüşerek öteki’sizleşme egzersizi/fragmanı/parodisi midir aşk? kendine merhamet eylemek midir? hakiki yalnızlaşma mıdır? ben’in yükseltgenmesi midir? biz’in ben’de yüceltilişi midir? sorular… sorular…

aşk “ışk”tan gelmedir, dağın zirvesinden. neyin zirvesidir aşk, “ser-best”liğin, yani başıbağlılığın mı? goethe’nin son sözü “ışk, biraz daha ışk…” mıydı yoksa? james joyce’un son sözü “anlayan var mı?” olmuş. be ağam, kim anlamış ki biz anlayalım? hayatı da, aşkı da…

düşündüm. son sözüm (ve sonsözüm) olabilir bu, maddemize de örnek cümle: “gerçek aşkı arayıp durdum ömrümce tanrım, ama allah kahretsin kimse yere düşürmedi.”

madde yazımına ara veriyoruz çocuklar ve cathedral of our lady’ye giriyoruz. yok yok, afrika’ya gidiyoruz bach amcamızın peşine düşüp, st. vincent de paul katedraline giriyoruz. dinliyoruz çıt çıkarmadan: “kendini inkâr et, vazgeç kendinden, kurtar ruhunu, özgürleş. küçümse dünyayı, hiçle. artık hiçbir dünyevi tutkunun esiri olmazsın.” (nihayt! artık taife-i nisanın çektirdiği çektireceği acı vız gelir tırıs gider!)

“en güzel aşk, henüz yaşanmamış olandır” gibisinden bir örnek tümce de yumurtlayabilirdim, ama fazla hoş ve boş, fazla ucuz kaçardı. iyisi mi “malina’yı, iç-öteki’yi okumayan nesle aşina değildir aşk (bi de shakespeare’in “anka ile kumru”sunu tabii) diyerek, türlü çeşitli istek parçalarıyla sulandırılmış olan maddemizi tekrar koyultmak üzere, dünyanın en güzel aşkına, ortak bir son mektupla taçlanmış andré-dorine gorz aşkına nazar-ı dikkatinizi celbederek ve nerede büyüleyici ve/veya yaralı bir aşk varsa saygı duruşuna dahil ederek ikilesin kulunuz müellifiniz bendeniz. ama dayanamayıp, büyük aşkı, ölümsüz aşkı lhasa’nın sesiyle tabii.

(*) beethoven, “ich liebe dich, herrosee”, best beethoven 100, disc 6.
(**) nazan öncel, “nereye böyle”, yan yana fotoğraf çektirelim.
(***) musa eroğlu, “gül yüzlü sevdiğim”, musa eroğlu.
(****) oya-bora, “ah yabanım benim”, seni bana yazmışlar.
(*****) george dalaras, “my sweet swallow”, the ultimate collection, disc 1.
(******) george dalaras, “don’t get angry, my love”, the ultimate collection, disc 1.
(*******) arif sağ, “bahçalarda zerdali”, ezo gelin.
(********) cem yıldız, “imkânsız aşk”.
(*********) musa eroğlu, “yollarına kar mı yağdı”, dost kervanı.
(**********) norah jones and adam levy, “love me tender”, princess diaries, disc 2.
(***********) nina simone, “love me or leave me”, nina.
(************) nina simone, “since i fell for you”, the essential nina simone.
(*************) mozart, “al sahara”, mozart in egypt 2.
(**************) nana vasconcelos and sami ateba (bach), “agnus dei”, lambarena – bach to africa.
(***************) lhasa de sela, “love came here”, lhasa.

(bu yazıyı okumadan evvel şu yazımızı kıraat eylediniz miydi bakıym, hı? ayrıca bu mesele burada nihayet bulmayacaktır ey halkım, unutma beni.)

Reklamlar

hicabi bey lavabodalar efendim, sıçar sıçmaz size dönecekler

Ocak 20, 2011 - 8 Yanıt

lavabo: minibüs şoförlerinin “ba[ğ]yan”ından sonra resmi dilimize bu kez de şirket yöneticilerini asiste eyleyen kibarlık budalası genç hanımların attığı kazığın bilecik seramik fabrikalarında üç boyut kazandırılmış hali. esasında kibarcıklarımızın ilk kazığı değil bu, bi de “dönmek” fiili var, “abdürrezzak hötveren bey şu anda toplantıdalar” diye başlayan malum tümcenin yüklemi.

“lavare” mastarından çekimlenen lavabo, latin illerinde “yıkamak, temizlemek” anlamına gelir. demek oluyor ki kibarcıklarımız işi tersten alıyorlar; lavabo bir kirletme eylemi mekanı değil, bir temizlenme eylemi mekanı. meydan-larousse’a göre “porselen, kumtaşı veya emaye saçtan yapılmış, sıcak ve soğuk su musluklarıyle donatılmış, vücudun üst kısmını (el, yüz vb) [demek ki neymiş, aşşağı mahalleyi topa sokmayacakmışız! –müellifinizin notu] temizlemeğe yarayan sıhhi tesisat” demeye gelen lavabonun üçüncü anlamıysa, “kahve, gar vb yerlerde bu tesisatın bulunduğu yer.” o yerde klozet de varsa, biz oraya lavabo değil, tuvalet yahut helâ deriz –yani hemen atlamayın, bak onlar da lavabo diyormuş diye. lavabonun lav püskürtmekle uzaktan alâkası belki olabülür, lâkin yakından alâkası yoktur. abo nidasıyla alâkası var mı onu bilemiycem, kayserili hemşehrilerimize sormak lâzım.

bu seçkin tilciğimiz bir alaturka siyaseten doğruculuk kurbanı olup, esasında, işemek, sıçmak nev’inden cümle elzem cürmün işlendiği mahallin, güzel ve yalnız resmi dilimizde belli nüanslara sahip çeşitli isimlerle anıldığı malumunuzdur aslında: ayakyolu, helâ, tuvalet, 00, kenef, yüznumara, wc, apteshane, memişhane (memişlerle ilgisi yoktur) ve ilh. sıfırsıfırda ve anglosoksan (pardon, anglosakson) lisanından iltica etmiş wc’de bi halt edilmez; bunlar sadece dandik gundik tabelacıkların üzerinde görüldüklerinde sevinç naraları atılan sembollerdir. tuvalette ihtiyaç giderilir. helâya sıçılır. kenefe bi daha sıçılır. yüznumarada küçük aptes, apteshanede büyük aptes (abdest diil!) yapılır. ayakyolu nerede diye sorulur. memişhaneye yestehlenir. bütün bunların yalnız ve güzel resmi dilimizdeki anlamı ise, kısaca, “yetmişinden sonra gelen talihin tam ortasına sıçayım lan!”dır.

helânın alaturkası da siyasetin alaturkası gibidir; etrafı batırmadan işeyip sıçması hüner ister. alafranga helânın klozeti buraya lüks ve alengirli kaçacağından (tıpkı vesayetçi 61 amayasasının bile 12 mart’ta nihat erim türkiye’sine lüks kaçması gibi) alaturka helâda ortası delik bir taş vardır, çömelmen ve ibrik kullanman iktiza eder. tuvalet kağıdının yerine de onbeş günde bir bahçalara kurulan ocağın üzerindeki teneke kazanda aklanıp paklanan taharet bezini kirleteceksin, boklu boklu duracak orada ööööle, ıyk. eskiden bi de sıçmak için gecenin bir yarısında, kışın zemherisinde it gibi titreyerek, götün dona dona ta avlunun öte yanına koştururdun, elinde gaz lambasıynan. alaturka helânın tahtadan, kerpiçten, sazdan inşa edilenleri vardı, “kademhane, memşa” falan da denirdi onlara. bi de ben daha otuzbir çekmesini bile bilmeyen minicik bir veletken bi “kirna”mız vardı, evin ikinci katında dışarı çıkıntı şeklinde dermeçatma yapılmış helâ yani. sayın gaitamız yani dışkımız salına salına delikten aşağıya doğru havada süzülür, toprağına kavuşacağı anı hasretle gözlerdi. şimdiki çocuklar harika ama google cahili, bunları bilmezler nan.

efenim sağır duymaz yakıştırır hesabı, sans numero’yu bizimkiler cent numero sanınca olmuş mu sana yüznumara. 13 nasıl uğursuz sayı ise 100 de sakıncalı piyade olup çıkmış böylece. ithal malı wc’ye gelince, nasıl olup da bunca yıl bağrındaki bölücü harfe itiraz edilmedi hayret. bak meselâ rus salatası abra kadabra amerikan salatasına dönüştürülünce bi gecede, ne oldi? melmeket, ittihatçı-komitacı galip hoca’nın ödü bokuna karışarak bu kış gelmesini beklediği gomonizm tehlikesinden gurtuluverdi. körler okulu, sağırlar okulu, kız milli voleybol takımı, aha onlar da sen sağ ben selâmet. gel de şimdi “görme engelli”leri binbir zorlukla lavaboya tünet, dışkı ihracatı yaptır, sen nelere kadirsin ey alaturka siyaseten doğrucu davut!

ben tuvalet kelimesini severim (aslında bütün kelimeleri severim, hem işim, hem uğraşım gereği). çünkü bok, sidik gibi müstekreh şeylerden ziyade diğer anlamlarının nezih dünyasını çağrıştırır zihnimde hemen. dolayısıyla da gönül rahatlığı (ve fakat bağırsak rahatsızlığı) ile tuvalete gider, ihtiyaç gördükten sonra lavaboda başak burcunu lâyıkıyla temsil ederim. otomatik su sesli, tıbbi tahlilli, check-up’lı capon klozetleri de gelse türkiye’ye, daha ne isterim. kapağın üstüne işeyenler için eşşeği suya göndermek, kubura pet atanlar içinse pet atmalarına en azından dokuz ay on gün kadar ara vermelerini sağlamak isterim. opel corsa toyota corona. (bakmayın siz bu markalara, favorim vulva –pardon, dilim sürçtü– volvo’dur.)

şekil a’dakinin dünyanın en ünlü pisuvarı olduğunu bilmeyeniniz yoktur herhalde. marcel duchamp amcamız, bunu içine sıçalım diye değil, sanat olsun diye tasarlamıştır. neymiş, hayat sanatı geriden izlermiş. şekil b ve c’de gördükleriniz ise klozete tüneme esnasında yapılan entelektüel bir etkinliğin gereçlerinden ibaret olup yirmi yıl kadar öncesinden, arkadaşım hakan’dan kalmadır. şekil d’de de “lavaboya sıçan bağyan” adlı dışavurumcu şaheserimizi izleyeceksinizdir.

bourbon hanedanının benim gündelik sıradan maceramdan haberi yoktur elbet. “l’état, c’est moi, mais je n’ai a pas de même lavabo!” dit le roi et le chemin de sa helâ. türkçe meali: “devlet benim ama bir lavabom bile yok!” der kral örnek tümcemiz niyetine ve helânın yolunu tutar. (bok tutar! o zamanlar kralın bokçubaşısı vardı, lâzımlık denen edevata sıçardı frenk hükümdarı ve de rahatladıktan kelli bokçubaşı lâzımlığı sokaktan gelip geçenlerin üstüne boşaltırdı. kral boku kutsaldı o vakıtlar, bugünkü milli piyango güvercininin o kadar uğraşıp didindiğim halde bi türlü omzuma isabet ettiremediği keskin asitli boku gibi.) (güfte: ondördüncü louis & kemal burkay, beste: onno tunç, icra: sezen aksu.)

(helâyı ayrı bir lugat maddesi olarak ele alacak ve kendisine hakettiği leksikolojik ve alafortonfunik değeri verecektik sayın seyircı, lâkin şimdiki kayıp kuşak artık nasılsa lavabodan şaşmaz diye vazgeçtik. mevzu açılmışken burada kapansın bari. küçük yimbeş, büyük elli gayme. peçete bilâücrettir. helâda gelen akıl için telif hakkı talep edilir.)

şu gelen yarin hileli zarı / inler hicabi bey zarı zarı

Ocak 19, 2011 - 7 Yanıt

aşk: dünyanın en tanımlanamaz, olsa olsa betimlenebilir şeyini lugat maddesi yaptığımızın şu anda bilmem farkında mısın öpücük bekleyen kurbağam, rapunzel’im, sinderella’m? ferrarisini işkencecisine satan nasyonalsosyalist bilgenin söylemiyle ifade buyurursak, “thlknn frknd msn” biraderim, hemşirem, refikam? meselden ihraç “tuttuğun altın olsun!” temennisinin ne derecede kahredici bir ihsan olduğunu bilmiyor musun da bana bu kargışlı, karlı kışlı tımbırtıyı lugat maddesi halinde ele alma (eline/ağzına alma) cezası veriyorsun çatalkaram, karadutum, şoparım? eza cefa şart midur ha uşağum? esasında bu maddeyi bana yazdırıp bitirince diğer binlerce maddeye hiç lüzum kalmayacağını sezinleyemeyecek kadar idraktan, tecrübeden ve basiretten mahrum musun ey dilberim, serv-i bülendim, mahbubem? misal mi istiyorsun ille? lan küfem misalle dolu, bak belim iki büklüm olmuş yükümün ağırlığından, al döküp saçayım da gör, çık çıkabilirsen içinden işin ya habibi!

lâkin evvelâ milan kundera ağamızın şahitliğine kulak verelim bi yol, ayağımızda kundura: “gelip geçici olanı ebedi gibi, bayağılığı büyüklük gibi gösteren ve aşk diye adlandırılan hileli oyuna kapılmaması gerektiğini biliyordu.” kim? jaromil mi? yok lan, sen elbette, aha işaret barnağımla gösteriyom: sen! bizzat, bizatihi, bilhassa, bilvesile sen! niye “ayağımızda kundura” dedim, kafiye aşkım depreştiğinden değil tabii ki, çünkü çükünü iki bacağının arasına kıstırıp ikilemelisin kundera’nın bu roman cümlesinin ihtişamıyla gözün kamaşıp da ondan! roman cümleleri tehlikelidir arslanım, boz ayım, şırfıntım. insanı alnının şakından tek atışla mıhlar da bilemez kurban. sepete düşen kellenin ayrıldığı bedenin dehşetini çaresizce seyredişinden bile beterdir bu. neyse, konuyu dağıtmayalım şimdi.

ama dur bi hele, kundera ağamızı öyle kolayından pas geçmeyek: “şair dün yaşam, gözyaşları kadar boş, dedi; bugünse yaşam kahkaha kadar keyifli, diyor ve ikisinde de haklı.” şair niye çelişkilerin beyefendisi olmuş öyle, niyçün hayat yanardöner kumaştan dokunmuşmuş, niye her halükârda haklı şair efendi? mutfaktan lahana sarması kokuları gelirken böyle ulvi mes’elelere kafa yorarak lugat müellifliği yapmam zor, sumak ve limon bulmalıyım, velâkin “zor oyunu bozar” buyurmuştu, altıncı lenin bey miydi, karıştırdım şimdi. nadezhda konstantinovna krupskaya mı sufle etmişti yoksa? amaaan, kimse kim işte. bak iki maddeyi belirtmiş olduk bile işte sayesinde: zor ve oyun.

daha böyle pek çok lugat maddesi dizebilirim ipe boncuk dizercesine, şaşar kalırsın emmimkızı. son mektup, kirli çorap, başkaldıran insan, zalimin zulmü, mazlumun ahı, zamanın kısa tarihi, bermuda şeytan üçgeni, saklambaç, uzuneşşek, burgaç, vurkaç, katrina kasırgası, uçurum, zelzele, sel, heyelan ve bilumum afet-i devran, kağıt kesiği, tüpten çıkan macun, say sayabildiğin kadar. misal “son mektup” demeyelim, sel olup akacak ve hokka dolduracak inci gözyaşlarımıza hakim olalım, “muhibbi” mahlasıyla hürrem’ine “stanbul’um, karaman’ım, diyâr-ı milket-i rûm’um / bedahşân’ım ve kıpçak’ım ve bağdât’ım, horasân’ım” diye seslenen, onun ölümünün ardından da “hüzün dağında sarardım, soldum” diye inleyen muhteşem süleyman’ın ve seferdeyken josephine’ine “sakın ben sana kavuşmadan önceki üç günde yıkanma” diye sıkı sıkı tembih eden bodur napolyon’un cayır cayır yanan mektuplarına çaktırmadan göz atalım. siz onlara göz gezdirirken ben al gözüm seyreyle salih diyerekten bade süzerekten, bir anlığına ince memed’in vuslata eriş sahnesini gözümün önüne getirerekten, erzurumlu ibrahim hakkı efendi’nin firdevs, fatma, belkıs ve dahi züleyha hatunlarına yazdığı mektuba göz atayım. bir de ne göreyim, “firdevs, firdevs, o saçların seveyim, firdevs, firdevs, o başın seveyim, o kaşın seveyim, o gözün seveyim, o yüzün seveyim, ayıpsız canın seveyim / fatma’m, benim yar-ı gârım, benim gam-güsarım, benim aklım, fikrim, benim canım, hanım / belkıs hatunum, benim ıyâz-ı hassım, benim pâk, arı tavırlı yosmam, benim derdimi, belâmı çeken emektarım / ve izzetli, hürmetli, muhabbetli, hakikatli, hatırlı, gönüllü, hizmetli, sabırlı, ma’rifetli, akıllı, gayretli, şefkatli, güzel yüzlü, şirin sözlü, melek huylu, çelebi kollu, nazik elli, ince belli, şirin yıldızlı, has odalığım, oğlum annesi, gönlüm canânesi, inci danesi, hatunum ve hanım küçük kadın züleyha hanımım”… coştukça coşuyor efendimiz, ama en çok küçük hanımına coşuyor, züleyha’sına. “aceb cihanda senin gibi var mıdır” deyu sual eyliyor. şimdi bulmaca çetrefilli ve kare, yukarıdan aşağı iki: acep cihanda ne işleri vardır diğer üç dilfüruzun? kupa kızı hankısıdır? derun-u dilde yerleri rezerve midir her daim? ibrahim hakkı’nın hakkıdır ve hakka tapan milletimin istiklal? ya peki, mazi, hal ve istikbal? mektubat, maziyi, hali ve muhtemelen istikbali aynı zarfta saklayan, ak kağıt üzerine al mürekkeple tamam edilen, bazıları isyanın boş kağıda atılan imzası, bazılarıysa nisyanın gaddarlığında sararıp solan gönül nişanesi değil midir müdürüm, müdür muavinim, epitel dokusu epilasyona maruz bırakılmış asistan sekreterim? ama nedir bu ismail hakkı’nın marifeti? marifet, dört dilbere birden aynı mektupta serenat eylemekse biz ikmale kalmışız, müfredat kazık, dersler zor mirim, azizim, hünkârım!

mektup deyince şööööyle bi soluklanıp selama durmak lâzım ey kari. elbet her mektuplaşma karşısında diil. ama sorarım sana, meselâ bachmann-celan mektuplarındaki “iki huzursuz kalbin hüzünlü aşkı”na kayıtsız kalabilir mi insan? fekat artık işte asri zamanlarda mektubun hükmü mü kalmıştır behey erenler, abdallar, behey dervişan! e-mail tabir edilen ol nesne ki, aşka beşik ve mezar olmaya namzetliğini koymuş ve bire binbeşyüz kazanmıştır. nerdeeee o koleksiyonu yapılan nadide pullar, bol tükürükle yapıştırılan zarf ağızları, imza yerine rujlu öpücük kondurmalar, kargacık burgacık, falanca mahalleli filanca sokaklı adresler. nerdeee o zarfsız kuşlar, kan, ter ve gözyaşından mürekkep mavi mürekkep doldurulmuş scrikss dolmakalemler, iğri büğrü satırlar, espasları düzensiz kelimeler, yamuk yumuk hurufat. nerdeee yıllar sonra kat yerinden kuruyup kalmış çiçek çıkan kanlı canlı, mis kokulu mektuplar. di mi ya efendim, serbülendim, canan-ı cânım?

“kaplan ve cehennem burada” diyor borges, “burada çok özenli baskı sanatı ve denizlerin mavisi / zamanın belleği ve zamanın denizleri burada / burada yanlış ve doğru”. ey bazen borges olabilen borges üstadım, aşk-ü sevda da bu adreste mi ikamet ediyor? muhtarı hangi cehennemde bu mahallenin, semtin tıkanan kanalizasyon sorununun halli içün belediyeye mi gitti? cehennem başkası mıdır hakikaten? ben mi başkasıdır yoksa? ben ü sen biz mi ederiz, bu nice hesab-ı ihtimaliyattır? ismimiz sorulursa emrah mıdır adımız, o leyli leyli? ya iksirler, büyüler, fallar, dualar, dilek çaputları? ya kinsey raporları, jung analizleri, haydar dümen gırgırları? ya şekspiryen tasvir-i beliğ, freudyen ilm-i tahlil? ya bundadır, ya şundadır, keçe külah başındadır, lâkin aklın başından uçup gitmiştir beyim, kirvem, bacanağım, sadece kaplan ve cehennem mi burada, bu dehlizin kör koridorlarında, bu aynanın içindeki aynada, sorarım sana!

“saçların gilat dağının yamaçlarından inen keçi sürüsü sanki” diye feveran eylenmiş eski ahitte. bak daha bugün okudum gazetede, aşka düşen keçiler acemi avcılara yem oluyormuş. iki benzer arasında mı, iki benzemez arasında mı mıknatıslanmadır vuku bulan? gözleri bağlı mıdır, yoksa sadece gözkapakları mı kapalıdır psykhe’mizin, eros’un kollarında? blake dayı “aşk kusurlara hep kör” derken niye bıyık altından gülmektedir öyle hin hin? körler körleri mi seyrediyordur? kerem’in annesi yahut aslı’nın babası mıdır esasında yarimiz ağyarimiz? aşk her kapıyı çalar mı, kaç kere çalar, yoksa yatak odasının kapısına kol takmayı rizeli müteahhit akıl edememiş midir? temas mümkün müdür gerçekte, newton’u çoktan aşmış fiziğin kitabında? karakterler miyiz, tipler mi sadece, aşkın tuğla romanında? çekicilik, istop etmiş arabamızı çekmek midir hayatın cümbüşlü trafiğinden? terentius hazretleri, “ümidim azaldıkça aşkım artıyor” derken muradı nedir, en fazla üç paragrafta, giriş, gelişme ve sonuca dikkat ederek ve de geniş zaman kipindeki devrik cümlelerle özetler misin sen, arka sıranın duvar kenarındaki çocuğum? aşkta kaybeden langırt salonunda kazanır mı? karşılıksız aşk karşılıksız senede mi benzer, protesto mu edilir? karasevda kendine karabüyü yapmak mıdır? aşk olmadan meşk olmaz mı? maslow efendinin piramiti nil nehri kıyısında mıdır? arz-talep kanununun kaçıncı maddesinin kaçıncı bendindeyiz? seleksiyon uğruna kevgire mi dönmüştür kalp dediğimiz şekilsiz şükülsüz kas yığınımız? bizi seveni mi severiz ille? severler mi güzeli gencüse, al sana penc ü se.

aşk mevzuunda edebiyat, semantik, beden eğitimi, müzik, felsefe, matematik, hendese, fizik, kimya, anatomi, termodinamik derslerinden oluşan müfredat öyle kazıktır ki ineklemekle falan sınıf geçemezsin liselim, gülüm, duruma göre şen, duruma göre hüzünlü bülbülüm. mikroiktisat, kriz yönetimi, psikoloji, iletişimbilim falan gibi ek dersler de cabası.

yine kundera ağama kulak verirsek, “gülünesi aşklar” vardır. ve bir şehir efsanesidir: ölümsüz aşklar vardır. ya peki hayatsız aşklar? oksimoronun beline kazma mı vuruyoz böyle?

bitmez lan bu bahis. maniler, bariyerler, yarlar, yalıyarlar kamçılar mı sevdayı? calvino ustamın kulakları çınlasın öte tarafta, “zor sevdalar” mı sevdadır, sevdalar mı zordur? karac’oğlan hesabı “sözü yalan yâri sevmeli değil” demeli mi, şu duvarı badanalamalı mı? nice şövalyeler sevdim, varolmamışlardı. nice kadınlar sevdim, şair haklıymış, yoktular lan. bağrıma hançer soktular ulan.

gayrımilli süper damat slavoj žižek, “ideolojinin yüce nesnesi”nde bir anekdotla donatır bakışımızı: zorunlu askerlik hizmeti yapmakta olan bir adam, askerlikten yırtmak için deli numarası çekmeye karar vermiş. takıntı nevrozu taktiğini seçmiş bunun için. önüne çıkan cümle evrakı alıp şöyle bir göz attıktan kelli “bu değil!” diye haykırarak bir yana fırlatır dururmuş. bu hali nihayet üstlerinin de nazar-ı dikkatini celbetmiş, adamı yapa paça askeri hekimin huzuruna çıkarmışlar. adam kendisine sorulan sorulara cevap vermek bir yana, hekimin masasındaki, rafındaki kağıtları da karıştırıp “bu değil!” demeye başlamış. zavallı hekim bir müddet sonra pes edip adamın tezkeresini yazmış. tezkere eline tutuşturulunca adam bir an susup kağıda şöyle bi göz atmış ve “işte bu!” demiş. bendeniz bülent somay biraderimizin yalancısıyım; žižek damadımız, bu anekdotun, arzunun hem nedeni, hem de sonucunun bir ve aynı şey olduğu durumlara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyormuş. arzunun nesnesi (tezkere, kurtuluş), ona neden olan özlem, ancak arzunun takıntılı ifadesinin bir sonucu olarak ortaya çıkarmış. parantez içine aşkı da koyup koyamayacağımıza sen karar ver ey sebebim, ey selvi boylum al yazmalım.

aşık veysel’den örnek bir cümleyle çevreye, hatta cümle aleme verdiğimiz hasar ve rahatsızlığa dur diyelim bugünlük (arkası yarın): “güzelliğin on par’etmez / bu bendeki aşk olmasa”. (cemal süreya abim tam burada maşuğun kabahatini hafifletircesine lafa karışmadan edemez: “ne günah işlediysek yarı yarıya”. ve nargilesini fokurdattığı yerden edip cansever abim de usulca usulünce boy boylar soy soylar: “içinden doğru sevdim seni / bakışlarından doğru sevdim de / ağzındaki ıslaklığın buğusundan / sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de / beni sevdiğin gibi sevdim seni / kar bırakılmış karanlığından…” bak şu tesadüfe, faşizmin nerede başladığını gafamıza gafamıza ekleştiren ingeborg bachman ablamızla şair-i adam paul celan abimiz de dahil olurlar bahsimize: “öyle bakışıyoruz / karanlık sözler ediyoruz birbirimize / haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi” ve bachmann ablamız son noktayı koyar: “vazgeçilmişim çoktan / ve hiçbir şeyle anımsanmamışım / yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle / ben insanların arasında yaşayamayan”. nokta konunca herşey biter mi a dostlar, hayat biter mi, aşk biter mi? üstelik ne biliyoruz onun nokta olduğunu? ya virgülse, ya noktalı virgülse, ya bir incinme nidasıysa, ısrarlı ama çekinik bir soru imiyse? bir bildiğimiz zaman vardır, bir de “kalp zamanı”. bence ne başlangıç vardır ne de son, ikisinde de.) aşk bitmez, asla, bir metin altıok olarak yaşar da yaşar. acıyla. acıda. yangında ilk kurtarılır. ölüme ölerek bile meydan okur.

madem ki “gönül ota da konar boka da” şeklindeki malinezya atasözüynen yedik boku içtik suyu / aşk ü meşk deyu deyu, bundan sonraki lugat maddemiz –söz meclis-i aşıkandan öte– sans nümero olsun, bu suretle dostum aziz virgilius’un da gönlü hoş olsun erenler. yarim kör kuyu, ay’ı lav’la yu!



(*) okuma parçamız konuyla alâkalı mı? azıcık debelenilirse, dünyadaki her bişeyin aşk bahsiyle yakından alâkalı olduğu görülür cancişkom bebeyim. aldı sazı deep purple: “güneşi çepeçevre saran bir halkayız sanki / dans ediyoruz mevsimlere karşı”. deep purple, “you keep on moving”, smoke on the water.
(**) ikinci ve üçüncü okuma parçalarımızı, anadolu’nun kayıp şarkıları arasından seçmiş ve de böylelikle (resmi, güzel ve yalnız türkçemizin haricinde) ingilizce, osmanlıca ve kürtçe olmak üzere üç dilli bir hayata adım atmış bulunmaktayız sayın seyircı –allah encamımızı hayreylesin: “gam-ı aşkınla (aşkımın üzüntüsünden)” ve “delalê mı way (sevdiğim benim)”. ladino ve hemşinceyi de unutmayalım derim kıymetli hemşehrilerim, bi de l’amore in italiano è bella.

ada sahillerinde bekleyen hicabi bey

Ocak 17, 2011 - 4 Yanıt

ada: minicik bir anagram işte. oyuncak gibi bir kelime, çocukluğumun oyuncakları gibi, sade, elyapımı, mütevazı, organik. iki elin parmaklarından fazla sayıda anlamı var bu güzide tilciğimizin ama sen birkaçıyla idare et bugün hancı. rosinante’ye yulaf ver, sula bi güzel. dostumuzun merkebini de unutma.

efenim bi kere lord byron’ın kızı olan lovelace kontesinin adı, ada. güzellikte eşi menendi yok. üstüne üstlük olağanüstü bir matematik dehası. “bay babbage’in çözümleyici makinesi üzerine gözlemler”in yazarı. “döngü” gibi önemli bilişim kavramlarının yaratıcısı. ilk kadın programcı. aynı zamanda onun anısına ismi verilen bir program dili. hadi bağalım, böyle birine aşık olunmaz da n’apılır yavrım.

sonracığıma, aldous huxley’in, “katılım ve sevecenliğin egemen olduğu bir toplum umudunu” yansıtan romanına/ütopyasına ne buyurulur. (ütopya denir de bu uğurda blog bile açmış olan hafif abi’yle kankası hicabi bey kayıtsız kalır mı ikigözüm!) yokülkelere de ada olmak yakışır zaten. gönüllü sürgünün, unutmak ve unutulmak isteyenin, reddedenin, kendine göre dünyayı yeniden biçimlemek isteyenin serbest vezinli diyarı mıdır ada? deniz zanneder ki adayı çepeçevre sarıyor, ada da o öyle zannetsin ister. yalıtlananın, etrafı çepeçevre sarılanın deniz olmadığı ne malum! denizin denizden bir ada olmadığı ne malum!

uzaklardaki annesinin karnında kasılıp kalan küçümencik kızımın da adıdır ada. (bir zeytin adası. zey… tin… bereketin, çoğalmanın, güneşin kutsal ağacıyla kaplı dağı taşı.) hayatsızlıktan güç alarak ölümsüzlük kanatları takınmış, şiir edindiğim her kedinin gözlerine günışığıyla karşılaşma fırsatı bulamayan kendi bakışlarını miras bırakmıştır. bir aşkın en doğurgan yerinde bir dal kırılmış, bir kurt inine çekilmiş, kıyılar ıssızlıkla nişanlanmışlardır. adı bazen zozimma zoziterato’dur kızımın, metin altıok’un zeynep’i gibi tıpkı. zozo’dur. zapotek’tir. canlar canı, şairler şahı metin abim yoktur ya, kızı vardır. ben, metin abinin “kendinin avcısı” adaşı, her şiirin kırık mısraıyla soluk alan, varım, kızım yoktur. korsan bayrağı dalgalanamayacaktır; moby dick, sevdalı bulut, küçük prens yazılamayacaktır. dört taraf deniz olamayacaktır. “ah kavaklar, acı düştü peşime, ardımdan ıslak çalar”.

ey saki… hangi ada hangi paftada, ot bürümüş gönlümün arsası? harita mühendisleri nereye kaybolmuş bu ölüm şehrinin?

“herkes başkasının adası ölümle ayrılık arasında” der arkadaşım haydar (ergülen), “üzgün kediler gazeli”nde. doğru der, lâkin işte örnek cümlemiz: “herkes kendinin de adasıdır öncesizlikle sonrasızlık arasında.” sular yükselir zamanla. yeldeğirmenleri sislerin ardına saklanır. kılıç yapışıp kalır kınına.

tozunda kaybolmuş bir eşya gerekir yorgun ad’a.

galip sayılır bu yolda hicabi bey

Aralık 28, 2010 - 4 Yanıt

yenilgi: ispanya’daki iç savaş günlerinde unamuno’ya sorarlar: “siz hangi taraftansınız üstat?” cevap büyüleyicidir: “hangisi yenilirse ondanım.” beckett emmi de mazo mazo konuşur kıçının kenarıyla: “yenil, bu sefer daha iyi yenil!” deyu. lan yenileyim yenilmesine de, millet bozuk türkçesiyle bunu “yemek” fiilinin edilgin hali zannedecek, sonra da müshil almışçasına helâya koşturacak aq. (evek arkadaşlar, “lavabo”ya diil; “lavabo”ya sıçanlardan hiç hazzetmiyom, üstüne üstlük bi de kadın değil de “ba[ğ]yan”salar aman diyeyim.) hem hangi sefer, emin oktay tarihinde geçen zigetvar seferi mi? şaka bi yana, beckett emmiyi de, unamuno dayıyı da pek severim. daha pek çoklarını severim öyle, hepsi de yeniliyor gözüküp de bal gibi yenenler taifesindendir. neyi yenenler? insanın ölümlülüğünü. diyeceksin ki “insanlık kendi eliyle dünyanın ağzına sıçıyor. saykonlu hemşehriler gelip bu gidişe bi dur demezlerse dünya yakında sizlere ömür! o vakıt ne beethoven kalacak ne rembrandt. sen ne ölümsüzlüğünden bahsediyon kardeş!” ben de derim ki sana cevaben, “milpardon efendi, insanlık yokolsa da beethoven’ın notaları, rembrandt’ın fırça darbeleri kalır evrenin bi yerlerinde. kaybolmaz. evrende hiçbir şey yitip gitmez. saykonlular bizi kurtarmaya tenezzül buyurmayabilir, ama onları kurtarır helbet.”

lan özlemişim lugatimizi. bu konuya da devam edeceğizdir, bitmez yenilgi bahsi öyle kolayından. bi dahaki sefere (viyana seferi) “mağlubiyet” diyecem, çünkü daha bi gösterişli ve şanına uygun o tilcik. örnek tümceyle şimdilik uzayayım ben: “galibiyet, yenilginin kızkardeşidir. önce kayınçoyla ahbap ol ki kızkardeşi kapasın hemşo!”

hicabi bey’in kabul günü

Temmuz 10, 2010 - Leave a Response

ölüm (2): “çoğu insan ölüme hazır değildir, kendi ölümlerine de başkalarınınkine de. şoka girerler, ödleri boklarına karışır, sürpriz mi sürprizdir ölüm onlar için. olmamalı halbuki. ölümü ben sol cebimde taşırım. cebimden çıkarıp onunla konuşurum arada: ‘selam yavrum, ne haber? ne zaman geliyorsun beni almaya? hazırım ben.’

bir çiçeğin büyüyüşü ne kadar kederlendiriyorsa bizi, ölüm de öylecene kederlendirmeli. ölüm değil korkunç olan, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlar. insanların kendi hayatlarına saygısı yok. işiyorlar üstlerine, sıçıyorlar. geri zekâlılar. tek düşündükleri sikişmek, sinema, para ve sikişmek. çok geçmeden düşünme yeteneklerini yitirir, başkalarının onlar için düşünmelerine göz yumarlar. pamuk beyinliler. görüntüleri çirkin, konuşma tarzları çirkin, yürüyüşleri çirkin. yüzyılların muhteşem bestelerini çalın, duymaz kulakları. çoğu insanın ölümü aldatmacadan ibarettir. ölecek birşey kalmamıştır geriye.”

bukowski amcamızı davet ettim bugün, “yazmıştım ben ölüm maddesini, ama senin sözlerini aktarmayınca eksik kaldı tarifim” dedim. sağolsun, kırmadı, zahmet buyurup geldi, kendi elyazısıyla ekledi lugatimize yukarıdaki paragrafları.

hem özet olsun, hem de örnek cümle:ölüm, sol cebinde taşıman, arada sırada cebinden çıkarıp kendisiyle hasbıhal etmen gereken şeydir.”

ben hicabi bey, hicabi bey miyim?

Haziran 28, 2010 - 3 Yanıt

maske: ifade surete bürünmüş size birşeyler anlatıyorsa, anlam fıskiyeli bir havuzun kenarında keyifle şakıyan bir serçeden farksızsa, ne çok soracağınız, ne çok söyleyeceğiniz şey vardır. ne çok alıp verdiğiniz vardır. yüz, bir yazıdır –bilinir bu. okunaklı, okunaksız, silik, kara, iğri büğrü, inci gibi, eğik, düz. yüz, bir yazgıdır –bu da bilinir. bunun bilinmesi acıdır. kaçınılmazlığın soğuk çeliğidir. maske dediğiniz nedir peki? ikinci bir yüz değil midir  –yaban bir sureti yalan bir suretle değişmek? simayı bir gölgenin kuytusunda dinlenmeye bırakmak? maskelerle dolaşırız derler ya yalan, maskelerin üzerine geçirdiğimiz maskelerle dolaşırız. havanın nemi, suyun kireci, sabunun köpüğü etkilemesin diye. ya da bu bile değildir, maskeye gerek yoktur, yüzümüz vardır. yeterdir. yüzümüz maskemizdir. severiz öyle yüzü. yüzsüzlüğe yeğdir. yüzsüzlük korkunçtur, et parçaları görünür, kasların çaresizliği, göz yuvalarının ürkünç boşluğu.

afrika masklarını düşünün, savaş ve aşkı getirin akla. büyünün dönüştürücülüğünü. basitleştirip yüceltişini herşeyi. ulaşılabilir kılışını. büyünün tılsımlı gücünü. ya tragedyanın ikizleri, ikiz maskeleri? kederin baskın, başat krallığını hatırlayın. unuttunuz mu yoksa? oysa size dikmiştir gözlerini, gözlerinizin ta içine.

hangisi yolculuktur: yüz mü, maske mi? hangisi tozdur: yüz mü, zaman mı?

ölüm maskına gelince… bitmeyen sözündür o. yüzündeki ifadenle attığın silinmez imza. ölüme bir köşede tek ayak üstünde durma cezası veren, “ben buradaydım değil ben buradayım” mührü. uygun kelimeyi bulamayınca cümleyi yarım bırakmanın rafine jesti. yüzünün ardında yıllar yılı gizlediğin maskenin anayoldan çıktıktan sonraki dışavurumu.

örnek cümle: “mayakovski’nin ölüm maskesi şairin ölüm maskesi değilse bile, belki de bir başka şairin ölüm maskesidir.” (bu cümle bana ait değil, büyük ihtimalle enis batur’a, bir ihtimalle de güven turan’a ait.)

(*) nick cave & warren ellis, “the journey”, the road.

hicabi bey mavi marmara’da

Haziran 3, 2010 - Leave a Response

israil: hımm, aylardır yoktuk ya burada, biz yokken neler neler olmuş… bir varmış bir yokmuş, siz deyin haydut, ben diyeyim korsan –yok yok, bunlar hafif kalır– siz deyin katil, ben diyeyim orospu çocuğu bir devlet varmış, adı… adını söylemeye ne gerek var, “bundan kötüsü olamaz” diyen degüstatör misali, vicdansızlığına, yüreksizliğine, kalleşliğine, pervasızlığına ve küstahlığına bakarak şıp diye bulursunuz adını, neyse ben yine de yazayım: israil’miş adı. bu uğursuz, eli kanlı terör örgütü daha kurulurken insanlığın başına belâ olmayı kafasına koymuşmuş, nitekim de bugüne kadar dur durak vermeksizin hem bölgesinin, hem de bütün dünyanın bünyesinde kanserli bir ur gibi tahribat yaratmış. holokost’tan mavi marmara’ya uzanan süreçte, mazlumun zalime dönüşmesinin en ibretlik öyküsünü siyonistlerden dinleyebiliriz. ruhsuz, aptal, gerizekâlı golem, “emet”in (אמת, doğruluk) “e”sini daha haham bezalel onu kilden yoğururken düşürmüşmüş meğer, alnında en başından “met” (מת, ölüm) yazarmış da haberimiz yokmuşmuş. aslına bakarsanız hahamın onu kilden yoğurduğu da palavra, adım gibi eminim, sıçtığı boku sıvılaştırılmış hardal gazı, antraks, domuz sidiğiyle falan sıcak sıcak yoğurarak dikmiştir karşımıza bu iğrenç mahlûku. işte bu golem denen menfi, menhus ve mel’un yaratığın günümüzdeki resmi temsilcisine “netanyahu” denmekte. ha şunu da belirteyim unutmadan; tek bir golem yok, “yalnız ve güzel” gezegenimiz, bir diğer ismi de “ulusdevlet” olan ikiyüze yakın golemle dolu. lâkin kendine israil adını veren golem, benzerleriyle kıyas kabul etmez derecede aşşağılık, iğrenç ve korkunç.

içim nefret, tiksinti ve isyan duygularıyla dolu, lugatimizin bu maddesini sıkıntıyla yazmaya çalışıyorum, devam edemeyeceğim kusuruma bakmayın, eksik yerleri de siz tamamlayın. şunu bilir şunu söylerim ki sivil insanlık, birbiri ardından denize salacağı yüzlerce başka gemiyle kahraman mavi marmara’nın bu gözyaşartıcı güzellikteki destanını mutlu sona kavuşturamazsa ben o sivil insanlığın ağzına sıçayım.

örnek cümlemiz: “bir varmış bir yokmuş, bir de bakmışız ki masalın sonuna: israil denen ırkçı, siyonist, faşist, ruhsuz ve gerizekâlı golem, bir yokmuş pir yokmuş!”

harfiyatçı und hafriyatçı hicabi bey

Mart 29, 2010 - 12 Yanıt

hurufilik: harflerle yani hurufatla aklını bozmuş delilerin tarikatı. meselâ ben hurufiyimdir, u harfiyle kafamı bozmuşumdur. şöyle bozmuşumdur: hayatta en sevdiğim üç şeyin isminde ünlü harf olarak sadece u geçmektedir. verdiğim önem sırasıyla: 1. kuku, 2. su, 3. uyku. (fizyoloji yasalarına uyarsak sıralama şöyle olur elbet: 1. su, 2. uyku, 3. kuku. lâkin kim ziqer fizyoloji yasalarını.) gelgelelim 1 numerodaki arkadaşla aramdaki ilişki de u doludur maalesef: kuşku! nesinden kuşku duyarım onun, sahibinden elbette, kendisinden olacak değil a! kuku sahipleriyle aramdaki seviyeli münasebet beni artık misojin hatta jinofob sınıfının şerefli bir mensubu yapmaya yetecek kadar malzemeyle doldu da taştı şu ahir ömrümde. kuku kuşku götürmez derecede faideli bir nesne iken, sahibi kuşku götürmez derecede kuşku duyulması zaruri bir öznedir. tümleç değil öznedir, çünkü tümleç dediğin cümleden icabı halinde kıl bile kıpırdatmadan atılabilecek bir şahısken öznesiz cümle olabilemez, olsa olsa gizli özneli cümle olur ki ister gizli saklı dümen çevirsin, ister aleniyet prensibiyle şekil yapsın, özne öznedir aq. işbu öznemizden kuşku duymamın nedenine gelirsek, orada bi durup nefes alayım sayın seyircı.

hurufatla aklımı bozmuş olmam boşuna değil sayın seyircı, bak meselâ en sevdiğim şeylerin adları da aynı mübarek harfle, k ile başlar. sırasıyla: 1. kediler, 2. kitaplar, 3. kadınlar. şimdi çıkmalık yaparaktan bade süzerekten bana itiraz edecek, açığımı, çelişkimi yakaladığınızı söyleyeceksiniz, biliyorum, falımda çıktı. diyeceksiniz ki, yukarıdaki listeyle bu liste çelişiyor. çelişmiyor efenim, orada nesneler var, burada özneler. orada fizyolojik çıkarlar, burada karşılıksız dostluklar var. karşılıksız dostluk dedim de, yalan. hiçbir şey karşılıksız değildir hayatta, oturacak yer de yok, ister tek ayak üstünde dur ister bas git seyircı.

bak u filan dedik, u’lu bişey daha var, yağmur. bu sabah yağmur yağıyor istanbul’da, sığınacak bi dostum bile yok. böyle hayatın sülâlesini fassbinder sinemasına götüreyim. niye fassbinder, ne bilem, öyle denk geldi. aslına bakarsan ben o hayatı bergman ya da antonioni sinemasına götürsem daha esaslı olurdu. yeter bu kadar lugat paralama size, hadi evli evine, sıçan deliğine. ha, milpardon, örnek tümcemizi unutayazdıktı: hurufilik benim neyime, harf damlar yüreğime.”

sinkaf eyledi hicabi bey şu dünyanın bacağına / ne ipledi baltasını ânın ne baktı nacağına

Mart 21, 2010 - 6 Yanıt

küfür: rüzgarın bir esme biçimi var, “küfür küfür” diye, işte onun yarısıdır. bir nevi küfü pası kiri temizleme edimidir aynı zamanda. zaten kökeni de “küf”ten geliyor seyircı. ancak hayata, onun derinliğine inananlar küfreder adam gibi. küfür çünkü bir itiraz olmakla birlikte kesip koparan değil, küfredilene dönüşe açık kapı bırakan bir itirazdır. müntehirlerinki bu nedenle küfür sayılmaz, onlar hayata öyle fazla inanmışlardır ki geri dönüşü yoktur, köprüden önceki son çıkışı bile isteye kaçırırlar, o yüzden ettikleri de küfür değildir. yine de varlık-yokluk dengesinde hiçliğin kucağından kaçamamışlardır, ümitsiz vakadırlar, çünkü ölümün kucağına atılmakla bir zamanlar varolduklarını unutamazlar, unutturamazlar. çünkü varolmuşluktan kaçmak imkansızdır. off, konunun şeyine kar suyu kaçırdık seyircı.

küçükken küfür nedir bilmezdim. hatta yirmime gelene dek ağzımdan “eşşoğleşşek”ten başka küfür çıkmamıştır. sonra sonra açıldım, kendime geldim. küfrün edebiliğini, isyankârlığını, anarşistliğini, bazen nihilizmini bazen antinihilizmini, iyileştirici, tazeleyici, ferahlatıcı, boşaltıcı gücünü keşfettim. (bir boş vakit bulabildiğimde size özgün küfür dağarcığımdan yaratıcı örnekler sergileyeceğim ama boşluk doldurucuların götüne kafka girsin ki boş vaktim yok.)

kabul, küfür devrimci değildir, ama konformist hiç değildir. onu bir saldırı silahı değil, bir savunma silahı olarak görmek gerek. puştluğun, alçaklığın karşısında dik durabilmenin bastonu olarak. ki baston deyip geçme, bi salladın mı başka işe de yarar.

küfrü yalnızca magandalığın ve maçoluğun bir tezahürü gibi görmek, meseleye çok dar bir perspektifle bakmak demektir. bi de küfür literatüründe içeriğin % 99 oranda seksle irtibatlı oluşu başlıbaşına dikkate değer bir insanlık hali. ben bu insanlık halinin insanlığını ziqeyim, neresi insanlık bunun, tam bir öküzlük. hayatın en kutsal edimini, sevişmeyi, sevişmenin de en insani, en güzel, kutsalın da kutsalı olan doruk eylemini sözümona hakaret ifadesine indirgemek… buna diyecek laf bulamıyorum aq. kadının metalaşması, arabesk kültürün başat hale gelişi, vesaire vesaire… bunlar tamam, tamam da sadece bunlarla küfür konusu kapanmaz.

“bu dünyanın devr-i devranını”n zarını zedeleyen neyzen tevfik olsun, “çamurunda saman olsaydı ademoğlunun” ne olup olmayacağını gayet nezih bir şekilde dile getiren şair eşref olsun, dike dike geldiği bu dünyadan dike dike gideceğini alnı ak başı dik dillendiren can baba olsun, bu uğurda kelleyi feda eden sümbülzade vehbi efendi olsun, hepsi benim canımdır ciğerimdir. bukowski emmimi ve diğer aile efradını unutmuş değilim bu arada.

nepal’de küfrün festivali bile varmış, on gün boyunca millet birbirini bi güzel kalaylayıp kurtlarını döküyormuş. danimarkalılar ise on yıl öncesine kadar dünyanın en terbiyeli insanlarıymışlar ki “svin” (domuz) ve “torsk”tan başka (morina balığı) küfür bilmezlermiş. ne zaman ortadoğulu göçmenlerle ahbaplığa koyulmuşlar, o zaman gelsin “bösse” (ibne), gitsin “luder” (orospu). “türk gibi küfretmek” deyimi boşuna değilmiş yani dancada. türg dediğin uçkuruyla ş’aapar, türqün uçkurundan başka dostu yoktur. bir türqün manyetosu dünyanın ahizesine bedeldir. türgün dili, yatak odasından değil, stadyumundan belli olur. ziqmişim gerisini.

yıktık perdeyi eyledik viran, örnek tümcemize geldi sıra sayın seyircı: küfür küfür esen ruzigâr, selam söyle o yare / dünyadan siktir olasım var, başımı soktu dare(ölçü: 9 + 7)