trigonometrist hicabi bey

aşk (4): lugatimizi bana kalsa tek bir maddeyle başlatır ve bitirirdim amma neylersin ki öyle lugat olur mu diye beni tefe koyar aziz milletimiz. yine de bak laf tükenmek bilmiyor bi türlü, mevzu aşk u sevda olunca. körlerin fil tarifine benzer aşkı tarif etmeye çalışmak, herkes görmek istediği yahut görebildiği yanını görüp tarif etmeye kalkışır. müellifiniz olaraktan ben bütün körlerin yerine geçip bütün özürlü tarifleri biraraya getirirsem acaba bütüne ulaşabilir miyim diye saf saf aranıyorumdur. hani belki. gelgelelim ortada fil mil yoktur! körler olmayan bir fili tarif etmektedirler. daha da açığını fısıldayayım kulaklarınıza: herkes kendi filini, kendi tahayyülündeki fili tarif etmektedir. iki önceki makalemizde hastalık olduğunu da belirtmiş idim ya, dün gazetede gündüz vassaf buna bir kürt açılımı getirerekten “aşk hastalığı değil, aşık olmama hastalığı vardır” buyurmuş. iyi etmiş, hastadır aşık olmayan, yarımdır, sakattır hatta. john berger ustamızın şeysini de iyice vulgarize, egzajere ve dejenere ederekten bade içerekten “aşk bir görme biçimidir” desek ne kaybederiz zincirlerimizden başka? vassaf dayımız görmek filan deyince yine devreye girer ve zarif bir ortayla ağları dalgalandırır: “aşık olan için gözü dünyayı görmüyor diyen biziz. ama gene de biziz, aşık olunca evrene bambaşka bakılabileceğini bilen.” henry david thoreau dedemiz dayanamaz ve pineklediği berjerden lafa karışır: “baktığın değil, gördüğün önemlidir.” yalansa söyle.

sosyolog alberoni, “aşık olma” (innamoramento) ile “aşk”ı (amore) ayrı ayrı (ve temel mesele olarak da aşkı değil aşık olmayı) ele alıyor ve ilkini “iki kişiye dayalı kollektif bir hareketin başlangıç evresi” olarak tanımlayarak onun tıpkı devrimler, dinlerin sahneye çıkışı ve benzeri tarihte, sosyal hayatta insanlararası ilişkileri temelinden sarsan majör kollektif hareketler gibi “olağanüstü olaylar kütüğüne kayıtlı” olduğunun altını çiziyor. aşkı, karşısındakinin biricikliğini kavrama ve kabullenme ama buna rağmen ve bununla birlikte bir füzyona yelken açma arzusunun iki karşıt kutup olarak yarattığı bir gerilim süreci, bir mücadele olarak görüyor. alberoni’ye göre yalnızca aşık olmaya hazır olanlar aşık olurlar (ama elbette ikincisi, ilkinin zorunlu sonucu olmak durumunda değildir). “aşk” ise “benim/senin sorunlarım/sorunların”dan “bizim sorunlarımız”a evrilmektir.

yirmi asır öncesinden bize seslenen romalı mimar vitruvius’un kendi alanı için vazgeçilmez gördüğü üç-ilkenin aslında hayatın her alanında geçerli olduğunu düşünüyorum ben. nedir bunlar? utilitas (kullanışlılık) + firmitas (sağlamlık) + venustas (güzellik). amaca uygun/işlevsel olmayanın, tasarım/yapım/inşa/üretim tekniği uygun olmayanın, estetiği/beş duyuyu/güzellik algımızı ihya etmeyenin beş para etmeyeceğini anlamak için kâhin olmaya lüzum var mıdır?

evvelen, aşkın kullanışlılığı nasıl olur? aşk bir amaca mı hizmet eder? nedir aşkın fonksiyonu, cebirsel midir, trigonometrik midir? bütün eşyalarda bir ergonomi gözetilir, ergonomi kullanışlılığın en önemli unsurudur. aşkta bunun tam tersidir; aşkın kullanışlılığı rahatsız edici, huzursuz edici, oranı buranı, en çok da kalbini ağrıtıcı oluşunda yatar. bi tuhaftır onun kullanışlılığı; hatlarının, dokusunun, maddesinin insan ruhunun asite yatmış kadar azap çekeceği, yanıp kavrulacağı, şekilden şekle gireceği bir nitelikte olmasındadır. aşk bir işe yarar mı? yarar. işe yaramaz gözükerek yarar hem de. hayata anlamını veren, tam da aşk gibi hiçbi halta yaramaz zannedilen, öyle gözüken şeyler değil midir? işimize yaradığı ayan beyan olan herşey sıkıcı, aptalca, soğuk suratlı ve monotondur. ne işe yarar aşk peki? bilen varsa beri gelsin. bilen varsa yırtık dondan çıksın.

saniyen, sağlam aşk nicedir? sağlamlık, dayanıklılık, kuntluk, zamanın akışının apsis, muhatabımızın idrakinin ordinat vazifesi gördüğü bir sistemin koordinat eğrisi midir aşkta? herşey çürür de bi tek aşk mı direnir bu biyokimyasal kaçınılmazlığa? dokusu mu sık örgülüdür, birbuçuk numara şişle örülmüş ters haraşo mudur? geçmeli ve şaşırtma derzli midir, bağlama taşlı dördül müdür yoksa? direnci ohm direnci midir, sıcaklık katsayısı negatif midir?

salisen, aşkta “venustas” ilkesi ontolojik değil midir zaten? “güzel olmayan aşk” ifadesi bir oksimoron değil midir? aşk bizatihi güzelliğin elle tutulur gözle görülür formu değil midir? sofist hippias’ı neden çıkmazlarda dolaştırıp durur sokrates, güzel nedir diye sorunca ona? platon’un bütün şiirlerini yakıp felsefeye gönül verdiği sırada alevlerden kurtulan bir beytinde kayıtlı değil midir aşkın “güzel”liği? (“sana bakmak için gökyüzü olsaydım, / göz göz olsaydım, onun gibi”) güzellik, duyular dünyasından idealar dünyasına sıçramayı başarınca gerçekten görülebilecek olan değil midir? plotinos’un süduriye yaklaşımından ilham alırsak, aşk bir mikro-tanrısallık neden olmasın? “bir”den südur eden herşeyin yine bir’e dönmek için duyduğu tanrı’da erime özleminin, isteğinin minör ölçeklisi? “ruhun bedende, zekânın ruhta, bir’in zekâda görünmesi” ise “güzel”, aşk da bir “güzel”lik coğrafyası, o coğrafyanın yumuşaklığı, sertliği, düzlüğü, engebesi, uçurumları, zirveleri ile büyüleyici uyum, oran ve tenasüp topoğrafyası ve ikliminin parıldayan güneşi neden olmasın? aşk, tanrı’nın sanatçı elinin titizlik ve özenle, bir çırpıda yarattığı mükemmel (ama mükemmelliği görünmez bir noktasındaki minicik kusurunda saklı) bir tablo neden olmasın? peki ya “bir şey olması gerektiği gibi olursa güzeldir” dersek skolastik takılarak, aşkın nasıl olması gerektiği üzerinde bir konsensusa varmadıkça onun güzel olup olmadığına nasıl karar vereceğiz? ha bi de güzellik, aşkın dehasından neşet etmez mi? ohooo, felsefeye dalarsak çıkamayız işin içinden. ya da tam da öyle çıkabiliriz.

ve ah ki ah, her güzel şeyin olduğu gibi aşkın da ergeç ölümle randevusu yok mudur? bir gün gelip çatsa bile aşkın kışı da vivaldi’nin kışı gibi estetize bir nihayet midir?

filmin daha ilk sahnesinde külyutmaz hicabi bey repliğini mırıldanır: aşk dediğin kuyu suyudur. acıdır, serttir, karnını şişirir, lâkin ne halt edeceksin, susuzsun! keleğe gelmediğine kendini inandırmak için de kuyu suyu değil, perrier içiyorum ben dersin, ben de bunu nah yerim! oh, pauvres singes! oh, quelles mauvaises bêtes! vous, pauvres singes, vous êtes plus malheureux que moi!”*

(*) ah, zavallı maymunlar! ah, ne kötü hayvanlar! siz, zavallı maymunlar, siz benden daha mutsuzsunuz!
(**) müzik: bob dylan, “hallelujah”, leonard cohen cover. “ama öğrendiğim tek şey aşktan /  silahını senden önce çekeni nasıl vuracağın”

Reklamlar

There are no comments on this post.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: