şeytan bunun neresinde? (hicabi bey’in anna karenina hanım’a tevcih buyurduğu sual)

aşk (3): bu bahis sıktı mı aziz okurcuğum? bu son, valla bak (desem de inanma!). sözü freud, fromm, camus, malinowsky, lawrence, de beauvoir, sorokin gibi zevatın analizlerini derlediği “aşkın anatomisi” adlı kitabının önsözünden geniş bir alıntıyla –aralara bazı notlar ekleştirerek– psikolog krich’e bırakır ve sahneden çekilirim. lâkin evvelen derim ki, aşk, aslına bakarsanız, bir edinilmiş çaresizlik halidir. neyse, siz benim dememe bakmayın, kendi bildiğinizi okuyun. ya da alıntımı:

tolstoy, günlüğünde, “insanların aşk dedikleri şeyi bilmiyorum,” diye itiraf eder. “aşk şimdiye kadar okuduklarım ve duyduklarım gibiyse, ben aşkı hiç tatmadım.” fakat günlüğünde bir başka anı şöyle başlar: “a’yı bir an gördüm. tanrım, ne çekici, ne güzel!.. kendimi, bugün koskocaman, yaşlı ormanda bir budala, bir vahşi gibi hissettim. günlerce boş yere beklemişim demek. teni nasıl pembe, gözleri ne kadar da ışıl ışıldı. hayatımda hiç duymadığım bir aşkla tutkunum ona. ondan başka birşey düşünemiyor, ölesiye ıstırap çekiyorum.”

tolstoy, ahlak yargılarındaki dehasına rağmen, akıl ve duygu arasındaki çelişkiyi hiçbir zaman çözümleyememiştir. ölümünden sonra yayımlanan kısa romanı “şeytan”da bile, aşkın ne olduğu ya da ne olması gerektiği konularıyla uğraşır. hikâyesine kaçınılmaz iki sondan hangisini seçeceğine karar veremez. çıkmaza düşen roman kişisi, önüne geçilmez tutkusunun nedeni olan güzel köylü kadını öldürerek ıstıraplarına son mu verecektir, yoksa kendisini yok ederek bu tutkuyu mu ortadan kaldıracaktır? tolstoy, her iki sonu da yazarak seçimi okuyucuya bırakır.

(…) tolstoy’un aşkı bilmediğini ileri sürmesine karşılık, hangi yazar “anna karenina”nın, “savaş ve barış”ın yazarından daha duygulu ve insanın içine işleyen aşk hikâyeleri yazmıştır? aşkının eşsiz olduğuna yürekten inanan her aşık, tolstoy gibi, kendi kendine yaşantısının başkalarının aşkı ile ortak niteliği olup olmadığını sormadan edemez. “ancak benim gibi aşık olan aşkımı anlayabilir,” diyerek kitaplara başvurur.

fakat hangi kitaplara? [örneğin hafif abi’nin mikemmmel lugatine –müellifinizin notu] “bütün edebiyatta aşka rastlanır,” der d’arcy, “fakat geçici bir olay olarak değil, edebiyatın özü olarak ve şaşırtacak derecede değişik biçimlerde.” bu karışık ve kaçınılmaz evrende aşk, kişisel bir seçim; kişiliğin, içinde bulunulan duruma karşı koyuşudur. bu durumda la rochefoucauld’un “insan, başkalarından duymamış olsa aşık olamazdı” özdeyişini doğrulayan sanatın aynasına döneriz. gerçekten de, bugün, onsuz dünyanın yörüngesinden çıkacağına inandığımız aşk masalı, şairlerin yeni bir buluşudur. onikinci yüzyılda provanslı troubadour’lar (aşk ve kahramanlık hikâyeleri anlatan [lan ikisi de aynı şey! –müellifinizin notu] saz şairleri) doyurulmamış isteği şiirsel aşk kavramının canalıcı noktası yaptıklarında, uygarlık tarihi yeni bir yöne döndürülmüştü.

aşkın insan hayatında yeri çok önemlidir ve yapısının incelenmesi, yaratıcı yazarların elindedir. aşkı tanımlamak için kaynaklar boldur ama, bu kavramı açıklamak zordur [bak üçtür açıklamak için götümüzü yırttığımız halde beceremedik halâ! –müellifinizin notu]. sanat  eseri, ne kadar anlamlı olursa olsun, içinde bulunduğumuz yolda bizi bir yere götürmez, sorularımıza karşılık vermez; fakat yeni birtakım sorunlar ortaya çıkarır.

(…) “aşk, hayatın bütünüyle kendisidir,” diye paul tillich haklı olarak aşkın sonsuzluğuyla insan düşüncesinin her alanını etkilediğine değinir. gerçekten de biz aşkı, bir romancının başkaldırma üzerine yazılmış bir denemesinde (camus); bir eleştiri uzmanının allegori konusunda ileri sürdüğü tezinde (lewis); bir doktorun anne bakımını incelemesinde (bowlby); bir antropologun ilkel “cinsiyet” efsaneleri araştırmasında (malinowsky); ahlak üzerine bir vaazda (niebuhr); kadının alınyazısına karşı çıkmasında (de beauvoir); bilinçaltı dünyasının bilimsel keşfinde (freud) ve buna benzer birçok alanda bulduk. aşk olayı hayatımızda oynadığı rol ve etkileri yönünden üç açıdan ele alındı:

1. miras kalan toplumsal bir gelenek olarak;
2. kişinin ihtiyacı ve gücü olarak;
3. insan varlığının sembolü ve örneği olarak.

pitirim sorokin’in, “dinsel, ahlaki, ontolojik, fiziksel, biyolojik, psikolojik ve sosyal” olarak ayırdığı aşkın değişik biçimleri, çeşitli yazarlarca incelenmiştir. bu kitap aşkı, varlığın özü yapan ve yaratıcı bir güce mal eden ontolojik aşk kavramından cinsel birleşmenin yalın biçimine kadar kapsamaktadır. bu iki uç arasındaki aşka varan yolların birçoğu da ele alınarak aradaki boşluk doldurulmuştur. [ciltli ve şömizlidir, 20 liradır. hafif abi de, hicabi bey de hiçbir kitabını ödünç vermez, boşuna sulanmayınız. bu kadarıyla yetininiz. zaten halâ aşktan bi bok anlamadıysanız bundan sonra hiç anlamazsınız güzel kardeşim, kalbinizi yormayınız, size daha lâzım. –müellifinizin notu]

***

örnek tümcemizle son noktayı koyalım bahsimize: aşk, halâ getirilip odasına monte edilmemiş olan yeni kütüphanenin yokluğunda bile, nedense sırtı gözükmeyecek şekilde evin gelişigüzel yerlerine istiflenmiş kitaplar arasından kırk yıl öncesinin (1971) bir kitabını arayıp tarayıp bulduktan kelli oradan tam 500 kelimeyi üşenmeden siz lugat okurcuklarının istifadesine sunmayı vazife bilme şeklinde bok yemenin arapçasıdır.”

Reklamlar

Bir Yanıt

  1. Cok guzel bir derleme olmus. Ellerinize saglik. Okurken sunu gecirdim icimden: “aşk, aslına bakarsanız, bir edinilmiş çaresizlik halidir. ” ve bu caresizlikten kurtulma umudunun adi…

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: