sevda tarlasına destursuz dalan / üçün birini alan hicabi bey

aşk (2): kimileriniz biliyordur ey kariin, işbu lugat müellifinin büyük oranda aşka (ve aşk acısına) tahsis buyurduğu bir blogu var. orada (diğer bazı bloglarında da) lugatimizin boyunu aşacak ölçü ve çapta lakırdılara rastlamanız işten bile değildir. bu hususu böylecene not ettikten kelli, maddemize kaldığımız yerden, “aşkın ömrü bilmemkaç yıldır”, “aşk, feromonal bir olgudur”, “evlilik, aşkı mutfak pıçağıyla taammüden öldürür”, “sevgili dediğin kadınsan babanın, erkeksen annenin ikame sujesidir” falan gibi muvazaalı önermelerimizle de konuyu dallanıp budaklandırmadan devam edelim. imdi, mevzua “ich liebe dich” adlı bir istek parçasıyla çivileme dalalım:

bak nasıl kafamız çalışmaya başlıyor beethoven amcamızı dinleyince, di mi yoldaşım, ekürim, sanço panza’m! damardan girelim mi hadi? girelim. pitagorasçı felsefeye göre arke (ilkilke), sayıdır. her kavram ve görüngü bir sayıya tekabül eder hazretlere göre. bir an için pitagoras beyimizin peşinden gidip düşünelim: aşk, hangi sayıya tekabül eder acaba? ben diyeyim bir, siz deyin üç. ama bilin ki zinhar iki değildir. hadi saksıyı çalıştırın biraz, niye bir, niye üç, lâkin niye iki değil? (ölüm ne yana düşer usta, hangi sayıya tekabül eder, düşünürken onu da aradan çıkarıverin fırsat bulmuşken.) çok basit, saksınızı yormayın boşuna, ben deyivereyim sevabına: bir, çünkü birleşmektir aşk. üç, çünkü çoğalmaktır aşk (piç kurularınızı kastetmiyoz hemşeri!). “yin/yang, artı/eksi, anot/katot, bunu yapan iki kişi / çekerler prizden fişi” falan diye carlamayın hemen. iki değildir, çünkü çoğalmayla sonuçlanmayan birleşmenin hükmü yoktur. türkçe meali: iki, birden üçe giden yolda bir duraktan ibarettir. sadece göğe bakma durağında bir ömür geçirilebilir, onu saymayalım, diğer duraklar geçici kullanılan mekanlardır, bir amaç için kısa süre. aramızdan çoğu –hadi bazıları diyelim– birmiş üçmüş derken bir ömrü farkına bile varmadan tüketiverip üçün birini alır maalesef. (bilvesile, başlık azıcık ayıp kaçtıysa şöyle değiştireyim ey terbiyebaz okurcuk: “ararken aşkın hasını hey / treni kaçıran hicabi bey”. farketmez, ikisi aynı kapıya çıkar.) sıradaki istek parçamız hicabi bey’in şerefine:

dur bi yol hele! ey gül yüzlü sevdiceği, asacaksan sicim istemez boynu hicabi bey’in:

leyla’nın güzelliğini görebilmemiz için mecnun’un gözlerini ödünç almamız gerekir. bile bile lâdestir aşk, bir illüzyondur, elim bir rahatsızlık, menfur bir hastalık, yarı-kalıcı bir bilinç kaybı, hem kendisi hem sonuçları ağır bir travma, çözgüsü-atkısı sıkı bir obsesyon, tatlı bir kaçıklık, akıl, sağduyu, muhakeme ve mantığın sürgüne yollandığı, kürek cezasına çarptırıldığı bunaltıcı bir delilik. heyhat ki heyhat, baudelaire abim öylesine haklıdır ki bize susmak ve saygıyla eğilmek kalır önünde aşkın: “bir an hazzın sonsuzluğunu bulmuş olana, lânetlenmenin sonsuzluğu kaç yazar ki!” lee siegel’ın “ölü bir dilde aşk”ında geçen bir hikâyede, alim pralayananga ölürken gözlerinden yaşlar akmasına rağmen gülümsüyormuş. bütün maşuklar birer mayavati’dir, bütün aşklarsa zehirleme niyet ve kastının sözkonusu olmadığı birer zehirlenmedir. sıradaki istek parçamız, kusura bakmayın ama gene hicabi bey’edir. sözlerini anlayasınız deyu önce türkçesi, ardından aslı, elencesi –yorgo abim sağolsun:

kızma bana aşkım, kızma ikigözüm bana, zeytinim, kızma:

“aşkın felsefi bir ideal ve yazınsal incelik, coşkulu bir seyahat ve küçük düşürücü bir ıstırap, bir kefaret ümidi ve azap tehdidi oluşuyla ilgili batı ve doğu’ya ait çeşit çeşit anlamalar ve yanlış anlamalar”la dolu olan bu kitaptan dedektif chan’ın sözlerine de kulak verelim: “aşk! görevde geçirdiğim yirmi yıl bana aşk hakkında birkaç şey öğretti. cinayetin, adam kaçırmanın, tacizin, sahtekârlığın, kalpazanlığın, haneye tecavüzün, huzuru bozmanın, hız yapmanın ve hatta çift sıra park etmenin arkasında bile o var.” amanin off, ayh, çok sert girdi, yumuşatalım biraz: “kendisini tamamen sevdiğine verme arzusu, sevdiğini tamamen sahiplenme arzusu, sevdiğini memnun eden şeylerden memnun olma duygusu ve sevdiğini kederlendiren şeylere kederlenme duygusu.” aynı kitaptan üçüncü ve son alıntı… “yalın aşk duygusu, sevgiliye inanabilme gücü, bir sevgiliyle birlikte yeni bir dünya düşleyebilme zevki”… dostoyevski’nin “beyaz geceler”i dolayımında orhan pamuk’un sözleri… bir aşk romanı olarak yazdığını söylediği “masumiyet müzesi”nde ise aşka bir trafik kazası gibi yaklaştığını söyler pamuk. şimdi “bahçalarda zerdali” adlı istek parçasıyla duruma bi de başka veçheden bakmaya ne dersiniz?

kelâm ve fiil arasındaki yüksek gerilim hattında ışık hızıyla akan bişey midir aşk? kelâma bulandığında kelâmı, fiile bulandığında fiili dönüştüren, ışıklandıran, ışıtan, kamaştıran? kelâm da fiil de değilse, bir hal ise aşk, olsa olsa aşık veysel’in işaret buyurduğu hal olabilir o halde: “kavuşamazsın, aşk olur.” fekat orda durun, kavuşmayı maddesel, cismani bir olgu olarak almayın abilerim ablalarım, o kadar basit görmeyin mes’eleyi nütven.

platonik aşk, imkânsız aşk, karasevda, karşılıksız aşk, ergen aşkı, divan edebiyatı aşkı, meşhurlara duyulan aşk, yaz aşkı, bir gecelik aşk, medyatik aşk, siber (sanal diil, o başka) aşk… bi de bunlar var tabii. ilahi aşk, sanat aşkı, kitap aşkı, ilim aşkı, cimbom aşkı… bunlarsa mevzua bambaşka boyutlar ve açılımlar getiren aşk türleri… herbiri ayrı birer lugat maddesi… geçelim. geçerken de, aristo mantığını reddeden (a => q, –a => q, a = –a) şu arabesk istek parçasına verelim kulağımızı (bak burda tarih yazıyoz; ilk ve son defa hafif abi’nizden “arabex” istek parçası dinliyceniz len!):

bilir beni bilenleriniz: arabeskten bitim kadar hoşlaşmam ayıptır söylemesi –ne otel tavanına yapışan çiğköftelisinden ne acısızından. türkülerde sevda (dile yansıyan sosyolojik’i gözardı ederek aşk desek de olur) hem bütün tonal, atonal, sentimental elementleriyle hem de o elementlerin toplamını aşan bileşkesi olarak karşınıza dikilir, alnınızın çatı sızlar. ben türkü severim beyler hanımlar. sanırsam hicabi bey de öyle. bak yollarına kar yağmış sevdiceğinin, yüreği közlere düştü:

uyy, efkar bastı, daa!  norah jones aplayla kendimize gelelim biraz:

nina simone teyze ne buyurmaktadır peki bu hususta usta? bak bak, ne diyo elleğem: “ya sev ya terket, cCc!”:

hızını alamıyor canım nina teyzem, alamasın varsın:

trajik bir ciddiyetle oynanan bir oyundur aşk, leylilerim, meccanilerim, terelellilerim! kaybedeni de kazananı da olmayan, yahut iki kazananlı iki kaybedenli bir oyundur. pyrrhus zaferidir desek de yanılmayız pek. yanılgıdır, hatadır. ilkinde trajediyken tekrarında komediye dönüşen. kristal bir intihar, mineli bir ölümdendönüştür. yine de hz. marx efendimiz haklıdır: “tarihte herşey, öyle olması gerektiği için öyle olmuştur netekim.” herkes haklıdır bu hususta, bütün taraflar. elbet hoca nasreddin de haklıdır. aşkın kendisi haklıdır bi kere, gerisini koyver gitsin. ve evet, dünyanın en güzel arabistanıdır, kırmızı bir kuştur, sestir soluktur. aşk kapıyı çaldı mı “evde yokuz” denemez, tanrı misafiri geri çevrilmez, ayıptır günahtır yazıktır, bize yakışmaz. şeker tutulur, gülsuyu sıkılır, bol köpüklü kahve ikram edilir, reji tütün tabakası açılır.

önsözüm, “madem çıktın açık alınla validenin malum yerinden / zevk almasını bilmelisin hayat denen şu gaileden” idi. son sözüm (ve sonsözüm) ne olur cartayı çekerken? dur biraz düşüneyim lan! düşünürken de “bir ben varsa benden içeri, o ben midir seni seven?” diye sorayım, bir zulu kabile reisinin kızına gönül verip “ubuntu!” (“seninle ben oldum ben!”) diye haykırayım, sahra çöllerinde bach emmimi dinleyeyim, huşu içinde olayım, kalbim değilse bile kafam yerine gelsin:

yoksa şimdi şuracıkta “dünyanın tüm sabahları” filminin intihar sahnesini mi seyretseydim, jordi savall eşliğinde? yok yok, ziyadesiyle acıklı o, fazlaca geriye dönüşsüz, tuza bulanmış bir bıçak.

ölüm’süzleşme, zaman’sızlaşma, öteki’ye dönüşerek öteki’sizleşme egzersizi/fragmanı/parodisi midir aşk? kendine merhamet eylemek midir? hakiki yalnızlaşma mıdır? ben’in yükseltgenmesi midir? biz’in ben’de yüceltilişi midir? sorular… sorular…

aşk “ışk”tan gelmedir, dağın zirvesinden. neyin zirvesidir aşk, “ser-best”liğin, yani başıbağlılığın mı? goethe’nin son sözü “ışk, biraz daha ışk…” mıydı yoksa? james joyce’un son sözü “anlayan var mı?” olmuş. be ağam, kim anlamış ki biz anlayalım? hayatı da, aşkı da…

düşündüm. son sözüm (ve sonsözüm) olabilir bu, maddemize de örnek cümle: “gerçek aşkı arayıp durdum ömrümce tanrım, ama allah kahretsin kimse yere düşürmedi.”

madde yazımına ara veriyoruz çocuklar ve cathedral of our lady’ye giriyoruz. yok yok, afrika’ya gidiyoruz bach amcamızın peşine düşüp, st. vincent de paul katedraline giriyoruz. dinliyoruz çıt çıkarmadan: “kendini inkâr et, vazgeç kendinden, kurtar ruhunu, özgürleş. küçümse dünyayı, hiçle. artık hiçbir dünyevi tutkunun esiri olmazsın.” (nihayt! artık taife-i nisanın çektirdiği çektireceği acı vız gelir tırıs gider!)

“en güzel aşk, henüz yaşanmamış olandır” gibisinden bir örnek tümce de yumurtlayabilirdim, ama fazla hoş ve boş, fazla ucuz kaçardı. iyisi mi “malina’yı, iç-öteki’yi okumayan nesle aşina değildir aşk (bi de shakespeare’in “anka ile kumru”sunu tabii) diyerek, türlü çeşitli istek parçalarıyla sulandırılmış olan maddemizi tekrar koyultmak üzere, dünyanın en güzel aşkına, ortak bir son mektupla taçlanmış andré-dorine gorz aşkına nazar-ı dikkatinizi celbederek ve nerede büyüleyici ve/veya yaralı bir aşk varsa saygı duruşuna dahil ederek ikilesin kulunuz müellifiniz bendeniz. ama dayanamayıp, büyük aşkı, ölümsüz aşkı lhasa’nın sesiyle tabii.

(*) beethoven, “ich liebe dich, herrosee”, best beethoven 100, disc 6.
(**) nazan öncel, “nereye böyle”, yan yana fotoğraf çektirelim.
(***) musa eroğlu, “gül yüzlü sevdiğim”, musa eroğlu.
(****) oya-bora, “ah yabanım benim”, seni bana yazmışlar.
(*****) george dalaras, “my sweet swallow”, the ultimate collection, disc 1.
(******) george dalaras, “don’t get angry, my love”, the ultimate collection, disc 1.
(*******) arif sağ, “bahçalarda zerdali”, ezo gelin.
(********) cem yıldız, “imkânsız aşk”.
(*********) musa eroğlu, “yollarına kar mı yağdı”, dost kervanı.
(**********) norah jones and adam levy, “love me tender”, princess diaries, disc 2.
(***********) nina simone, “love me or leave me”, nina.
(************) nina simone, “since i fell for you”, the essential nina simone.
(*************) mozart, “al sahara”, mozart in egypt 2.
(**************) nana vasconcelos and sami ateba (bach), “agnus dei”, lambarena – bach to africa.
(***************) lhasa de sela, “love came here”, lhasa.

(bu yazıyı okumadan evvel şu yazımızı kıraat eylediniz miydi bakıym, hı? ayrıca bu mesele burada nihayet bulmayacaktır ey halkım, unutma beni.)

Reklamlar

2 Yanıt

  1. Şimdi diyecem ki, Nazan Öncel’i özlemişim, mille merci; diyeceksiniz ki sadece o mu, ya diğer musiki ve lakırdılar haybeye mi gitti?!
    İyisi mi susayım ben abiciğim.
    :))

  2. aşk olsun çavdar teyzem!

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: