şu gelen yarin hileli zarı / inler hicabi bey zarı zarı

aşk: dünyanın en tanımlanamaz, olsa olsa betimlenebilir şeyini lugat maddesi yaptığımızın şu anda bilmem farkında mısın öpücük bekleyen kurbağam, rapunzel’im, sinderella’m? ferrarisini işkencecisine satan nasyonalsosyalist bilgenin söylemiyle ifade buyurursak, “thlknn frknd msn” biraderim, hemşirem, refikam? meselden ihraç “tuttuğun altın olsun!” temennisinin ne derecede kahredici bir ihsan olduğunu bilmiyor musun da bana bu kargışlı, karlı kışlı tımbırtıyı lugat maddesi halinde ele alma (eline/ağzına alma) cezası veriyorsun çatalkaram, karadutum, şoparım? eza cefa şart midur ha uşağum? esasında bu maddeyi bana yazdırıp bitirince diğer binlerce maddeye hiç lüzum kalmayacağını sezinleyemeyecek kadar idraktan, tecrübeden ve basiretten mahrum musun ey dilberim, serv-i bülendim, mahbubem? misal mi istiyorsun ille? lan küfem misalle dolu, bak belim iki büklüm olmuş yükümün ağırlığından, al döküp saçayım da gör, çık çıkabilirsen içinden işin ya habibi!

lâkin evvelâ milan kundera ağamızın şahitliğine kulak verelim bi yol, ayağımızda kundura: “gelip geçici olanı ebedi gibi, bayağılığı büyüklük gibi gösteren ve aşk diye adlandırılan hileli oyuna kapılmaması gerektiğini biliyordu.” kim? jaromil mi? yok lan, sen elbette, aha işaret barnağımla gösteriyom: sen! bizzat, bizatihi, bilhassa, bilvesile sen! niye “ayağımızda kundura” dedim, kafiye aşkım depreştiğinden değil tabii ki, çünkü çükünü iki bacağının arasına kıstırıp ikilemelisin kundera’nın bu roman cümlesinin ihtişamıyla gözün kamaşıp da ondan! roman cümleleri tehlikelidir arslanım, boz ayım, şırfıntım. insanı alnının şakından tek atışla mıhlar da bilemez kurban. sepete düşen kellenin ayrıldığı bedenin dehşetini çaresizce seyredişinden bile beterdir bu. neyse, konuyu dağıtmayalım şimdi.

ama dur bi hele, kundera ağamızı öyle kolayından pas geçmeyek: “şair dün yaşam, gözyaşları kadar boş, dedi; bugünse yaşam kahkaha kadar keyifli, diyor ve ikisinde de haklı.” şair niye çelişkilerin beyefendisi olmuş öyle, niyçün hayat yanardöner kumaştan dokunmuşmuş, niye her halükârda haklı şair efendi? mutfaktan lahana sarması kokuları gelirken böyle ulvi mes’elelere kafa yorarak lugat müellifliği yapmam zor, sumak ve limon bulmalıyım, velâkin “zor oyunu bozar” buyurmuştu, altıncı lenin bey miydi, karıştırdım şimdi. nadezhda konstantinovna krupskaya mı sufle etmişti yoksa? amaaan, kimse kim işte. bak iki maddeyi belirtmiş olduk bile işte sayesinde: zor ve oyun.

daha böyle pek çok lugat maddesi dizebilirim ipe boncuk dizercesine, şaşar kalırsın emmimkızı. son mektup, kirli çorap, başkaldıran insan, zalimin zulmü, mazlumun ahı, zamanın kısa tarihi, bermuda şeytan üçgeni, saklambaç, uzuneşşek, burgaç, vurkaç, katrina kasırgası, uçurum, zelzele, sel, heyelan ve bilumum afet-i devran, kağıt kesiği, tüpten çıkan macun, say sayabildiğin kadar. misal “son mektup” demeyelim, sel olup akacak ve hokka dolduracak inci gözyaşlarımıza hakim olalım, “muhibbi” mahlasıyla hürrem’ine “stanbul’um, karaman’ım, diyâr-ı milket-i rûm’um / bedahşân’ım ve kıpçak’ım ve bağdât’ım, horasân’ım” diye seslenen, onun ölümünün ardından da “hüzün dağında sarardım, soldum” diye inleyen muhteşem süleyman’ın ve seferdeyken josephine’ine “sakın ben sana kavuşmadan önceki üç günde yıkanma” diye sıkı sıkı tembih eden bodur napolyon’un cayır cayır yanan mektuplarına çaktırmadan göz atalım. siz onlara göz gezdirirken ben al gözüm seyreyle salih diyerekten bade süzerekten, bir anlığına ince memed’in vuslata eriş sahnesini gözümün önüne getirerekten, erzurumlu ibrahim hakkı efendi’nin firdevs, fatma, belkıs ve dahi züleyha hatunlarına yazdığı mektuba göz atayım. bir de ne göreyim, “firdevs, firdevs, o saçların seveyim, firdevs, firdevs, o başın seveyim, o kaşın seveyim, o gözün seveyim, o yüzün seveyim, ayıpsız canın seveyim / fatma’m, benim yar-ı gârım, benim gam-güsarım, benim aklım, fikrim, benim canım, hanım / belkıs hatunum, benim ıyâz-ı hassım, benim pâk, arı tavırlı yosmam, benim derdimi, belâmı çeken emektarım / ve izzetli, hürmetli, muhabbetli, hakikatli, hatırlı, gönüllü, hizmetli, sabırlı, ma’rifetli, akıllı, gayretli, şefkatli, güzel yüzlü, şirin sözlü, melek huylu, çelebi kollu, nazik elli, ince belli, şirin yıldızlı, has odalığım, oğlum annesi, gönlüm canânesi, inci danesi, hatunum ve hanım küçük kadın züleyha hanımım”… coştukça coşuyor efendimiz, ama en çok küçük hanımına coşuyor, züleyha’sına. “aceb cihanda senin gibi var mıdır” deyu sual eyliyor. şimdi bulmaca çetrefilli ve kare, yukarıdan aşağı iki: acep cihanda ne işleri vardır diğer üç dilfüruzun? kupa kızı hankısıdır? derun-u dilde yerleri rezerve midir her daim? ibrahim hakkı’nın hakkıdır ve hakka tapan milletimin istiklal? ya peki, mazi, hal ve istikbal? mektubat, maziyi, hali ve muhtemelen istikbali aynı zarfta saklayan, ak kağıt üzerine al mürekkeple tamam edilen, bazıları isyanın boş kağıda atılan imzası, bazılarıysa nisyanın gaddarlığında sararıp solan gönül nişanesi değil midir müdürüm, müdür muavinim, epitel dokusu epilasyona maruz bırakılmış asistan sekreterim? ama nedir bu ismail hakkı’nın marifeti? marifet, dört dilbere birden aynı mektupta serenat eylemekse biz ikmale kalmışız, müfredat kazık, dersler zor mirim, azizim, hünkârım!

mektup deyince şööööyle bi soluklanıp selama durmak lâzım ey kari. elbet her mektuplaşma karşısında diil. ama sorarım sana, meselâ bachmann-celan mektuplarındaki “iki huzursuz kalbin hüzünlü aşkı”na kayıtsız kalabilir mi insan? fekat artık işte asri zamanlarda mektubun hükmü mü kalmıştır behey erenler, abdallar, behey dervişan! e-mail tabir edilen ol nesne ki, aşka beşik ve mezar olmaya namzetliğini koymuş ve bire binbeşyüz kazanmıştır. nerdeeee o koleksiyonu yapılan nadide pullar, bol tükürükle yapıştırılan zarf ağızları, imza yerine rujlu öpücük kondurmalar, kargacık burgacık, falanca mahalleli filanca sokaklı adresler. nerdeee o zarfsız kuşlar, kan, ter ve gözyaşından mürekkep mavi mürekkep doldurulmuş scrikss dolmakalemler, iğri büğrü satırlar, espasları düzensiz kelimeler, yamuk yumuk hurufat. nerdeee yıllar sonra kat yerinden kuruyup kalmış çiçek çıkan kanlı canlı, mis kokulu mektuplar. di mi ya efendim, serbülendim, canan-ı cânım?

“kaplan ve cehennem burada” diyor borges, “burada çok özenli baskı sanatı ve denizlerin mavisi / zamanın belleği ve zamanın denizleri burada / burada yanlış ve doğru”. ey bazen borges olabilen borges üstadım, aşk-ü sevda da bu adreste mi ikamet ediyor? muhtarı hangi cehennemde bu mahallenin, semtin tıkanan kanalizasyon sorununun halli içün belediyeye mi gitti? cehennem başkası mıdır hakikaten? ben mi başkasıdır yoksa? ben ü sen biz mi ederiz, bu nice hesab-ı ihtimaliyattır? ismimiz sorulursa emrah mıdır adımız, o leyli leyli? ya iksirler, büyüler, fallar, dualar, dilek çaputları? ya kinsey raporları, jung analizleri, haydar dümen gırgırları? ya şekspiryen tasvir-i beliğ, freudyen ilm-i tahlil? ya bundadır, ya şundadır, keçe külah başındadır, lâkin aklın başından uçup gitmiştir beyim, kirvem, bacanağım, sadece kaplan ve cehennem mi burada, bu dehlizin kör koridorlarında, bu aynanın içindeki aynada, sorarım sana!

“saçların gilat dağının yamaçlarından inen keçi sürüsü sanki” diye feveran eylenmiş eski ahitte. bak daha bugün okudum gazetede, aşka düşen keçiler acemi avcılara yem oluyormuş. iki benzer arasında mı, iki benzemez arasında mı mıknatıslanmadır vuku bulan? gözleri bağlı mıdır, yoksa sadece gözkapakları mı kapalıdır psykhe’mizin, eros’un kollarında? blake dayı “aşk kusurlara hep kör” derken niye bıyık altından gülmektedir öyle hin hin? körler körleri mi seyrediyordur? kerem’in annesi yahut aslı’nın babası mıdır esasında yarimiz ağyarimiz? aşk her kapıyı çalar mı, kaç kere çalar, yoksa yatak odasının kapısına kol takmayı rizeli müteahhit akıl edememiş midir? temas mümkün müdür gerçekte, newton’u çoktan aşmış fiziğin kitabında? karakterler miyiz, tipler mi sadece, aşkın tuğla romanında? çekicilik, istop etmiş arabamızı çekmek midir hayatın cümbüşlü trafiğinden? terentius hazretleri, “ümidim azaldıkça aşkım artıyor” derken muradı nedir, en fazla üç paragrafta, giriş, gelişme ve sonuca dikkat ederek ve de geniş zaman kipindeki devrik cümlelerle özetler misin sen, arka sıranın duvar kenarındaki çocuğum? aşkta kaybeden langırt salonunda kazanır mı? karşılıksız aşk karşılıksız senede mi benzer, protesto mu edilir? karasevda kendine karabüyü yapmak mıdır? aşk olmadan meşk olmaz mı? maslow efendinin piramiti nil nehri kıyısında mıdır? arz-talep kanununun kaçıncı maddesinin kaçıncı bendindeyiz? seleksiyon uğruna kevgire mi dönmüştür kalp dediğimiz şekilsiz şükülsüz kas yığınımız? bizi seveni mi severiz ille? severler mi güzeli gencüse, al sana penc ü se.

aşk mevzuunda edebiyat, semantik, beden eğitimi, müzik, felsefe, matematik, hendese, fizik, kimya, anatomi, termodinamik derslerinden oluşan müfredat öyle kazıktır ki ineklemekle falan sınıf geçemezsin liselim, gülüm, duruma göre şen, duruma göre hüzünlü bülbülüm. mikroiktisat, kriz yönetimi, psikoloji, iletişimbilim falan gibi ek dersler de cabası.

yine kundera ağama kulak verirsek, “gülünesi aşklar” vardır. ve bir şehir efsanesidir: ölümsüz aşklar vardır. ya peki hayatsız aşklar? oksimoronun beline kazma mı vuruyoz böyle?

bitmez lan bu bahis. maniler, bariyerler, yarlar, yalıyarlar kamçılar mı sevdayı? calvino ustamın kulakları çınlasın öte tarafta, “zor sevdalar” mı sevdadır, sevdalar mı zordur? karac’oğlan hesabı “sözü yalan yâri sevmeli değil” demeli mi, şu duvarı badanalamalı mı? nice şövalyeler sevdim, varolmamışlardı. nice kadınlar sevdim, şair haklıymış, yoktular lan. bağrıma hançer soktular ulan.

gayrımilli süper damat slavoj žižek, “ideolojinin yüce nesnesi”nde bir anekdotla donatır bakışımızı: zorunlu askerlik hizmeti yapmakta olan bir adam, askerlikten yırtmak için deli numarası çekmeye karar vermiş. takıntı nevrozu taktiğini seçmiş bunun için. önüne çıkan cümle evrakı alıp şöyle bir göz attıktan kelli “bu değil!” diye haykırarak bir yana fırlatır dururmuş. bu hali nihayet üstlerinin de nazar-ı dikkatini celbetmiş, adamı yapa paça askeri hekimin huzuruna çıkarmışlar. adam kendisine sorulan sorulara cevap vermek bir yana, hekimin masasındaki, rafındaki kağıtları da karıştırıp “bu değil!” demeye başlamış. zavallı hekim bir müddet sonra pes edip adamın tezkeresini yazmış. tezkere eline tutuşturulunca adam bir an susup kağıda şöyle bi göz atmış ve “işte bu!” demiş. bendeniz bülent somay biraderimizin yalancısıyım; žižek damadımız, bu anekdotun, arzunun hem nedeni, hem de sonucunun bir ve aynı şey olduğu durumlara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyormuş. arzunun nesnesi (tezkere, kurtuluş), ona neden olan özlem, ancak arzunun takıntılı ifadesinin bir sonucu olarak ortaya çıkarmış. parantez içine aşkı da koyup koyamayacağımıza sen karar ver ey sebebim, ey selvi boylum al yazmalım.

aşık veysel’den örnek bir cümleyle çevreye, hatta cümle aleme verdiğimiz hasar ve rahatsızlığa dur diyelim bugünlük (arkası yarın): “güzelliğin on par’etmez / bu bendeki aşk olmasa”. (cemal süreya abim tam burada maşuğun kabahatini hafifletircesine lafa karışmadan edemez: “ne günah işlediysek yarı yarıya”. ve nargilesini fokurdattığı yerden edip cansever abim de usulca usulünce boy boylar soy soylar: “içinden doğru sevdim seni / bakışlarından doğru sevdim de / ağzındaki ıslaklığın buğusundan / sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de / beni sevdiğin gibi sevdim seni / kar bırakılmış karanlığından…” bak şu tesadüfe, faşizmin nerede başladığını gafamıza gafamıza ekleştiren ingeborg bachman ablamızla şair-i adam paul celan abimiz de dahil olurlar bahsimize: “öyle bakışıyoruz / karanlık sözler ediyoruz birbirimize / haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi” ve bachmann ablamız son noktayı koyar: “vazgeçilmişim çoktan / ve hiçbir şeyle anımsanmamışım / yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle / ben insanların arasında yaşayamayan”. nokta konunca herşey biter mi a dostlar, hayat biter mi, aşk biter mi? üstelik ne biliyoruz onun nokta olduğunu? ya virgülse, ya noktalı virgülse, ya bir incinme nidasıysa, ısrarlı ama çekinik bir soru imiyse? bir bildiğimiz zaman vardır, bir de “kalp zamanı”. bence ne başlangıç vardır ne de son, ikisinde de.) aşk bitmez, asla, bir metin altıok olarak yaşar da yaşar. acıyla. acıda. yangında ilk kurtarılır. ölüme ölerek bile meydan okur.

madem ki “gönül ota da konar boka da” şeklindeki malinezya atasözüynen yedik boku içtik suyu / aşk ü meşk deyu deyu, bundan sonraki lugat maddemiz –söz meclis-i aşıkandan öte– sans nümero olsun, bu suretle dostum aziz virgilius’un da gönlü hoş olsun erenler. yarim kör kuyu, ay’ı lav’la yu!



(*) okuma parçamız konuyla alâkalı mı? azıcık debelenilirse, dünyadaki her bişeyin aşk bahsiyle yakından alâkalı olduğu görülür cancişkom bebeyim. aldı sazı deep purple: “güneşi çepeçevre saran bir halkayız sanki / dans ediyoruz mevsimlere karşı”. deep purple, “you keep on moving”, smoke on the water.
(**) ikinci ve üçüncü okuma parçalarımızı, anadolu’nun kayıp şarkıları arasından seçmiş ve de böylelikle (resmi, güzel ve yalnız türkçemizin haricinde) ingilizce, osmanlıca ve kürtçe olmak üzere üç dilli bir hayata adım atmış bulunmaktayız sayın seyircı –allah encamımızı hayreylesin: “gam-ı aşkınla (aşkımın üzüntüsünden)” ve “delalê mı way (sevdiğim benim)”. ladino ve hemşinceyi de unutmayalım derim kıymetli hemşehrilerim, bi de l’amore in italiano è bella.

Reklamlar

7 Yanıt

  1. şu an okuduğum kitaptan aşk maddenize katkı olabilecek bir söyleyişi de ben ekleyeyim sayın ağbim: Aşk koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil gizlenendedir.

    • hımmm, pek sevgili sorellam, katkınız içün müteşekkirim. bi de kaynak lutfedersenüz daha bir memnun ve mesrur olacağımdır.

  2. Nazan Bekiroğlu; Yol Hali abicim:)

  3. Ben diyorum ki, bu üç musikiden yazının ruhuna en uyanı “delalê mı way”dır.
    Çoban delikanlı nasıl yürekten söylüyordu…
    🙂

    • hımmm… lisan-ı osmani dahilinde terennüm eyleyen emmimi niyçün bi çırpıda harcayıverdin çavdar teyzem? 🙂

  4. Azizim, şekerparem, çiğköftem, dilkuşam, leb-lebim… bilinçakımı şeyiyle nakşettiğin bu namenin vardığı yerlerden geçtim, varılamayana atfedildiğini görünce -aşk- hele de kundera amcağzımızın dediklerine gelip dayanınca dedim ki, aceba kundera’nın ikinci kanuni protestosunun sebeb-i faili olacak lafını söylesem mi, vazgeçtim. Buranın mevzu bahisi değildir. bunca döktürdüğün kelamın üçte birini anlasam bana yeter deyip okudum. okudum. okudum. üçte biri de fazlaymış bana, bu yüzden kaçıyorum ama hemen iki laf döktürmezsem leblebiler boğazıma duruverir. bu arada recai güllaptan tarzı yakaladım deyivereyim :)) ben de irfan külyutmazca veda edeyim :au revoir, canlarım benim…

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: