hicabi bey eşşeği niğde’ye sürerkene

yolculuk: efenim bendeniz iptida onüç yaşımda şehirdışına yolculuk ettim. başka dünyaları daha neredeyse anamın karnındayken merak eden bi çocuktum ama işte kısmet, onüç yıl beklemek zorunda kaldım. bu yolculuktan unutamadığım şey, bor (bu bor ulusalcı taifesinin bor madeni diil), eşek ve niğde arasında canlı bağlantı kurma imkânına kavuşmamdı, lâkin ben eşek yerine bilet alıp bindiğim otobüsün mola vaktinde koridora doluşan satıcılarda sepet sepet elma gördüm. tadı da nefisti ha söylemesi ayıp. bir sepet elmayı yol boyunca neredeyse tek başıma yedim. bor’u da, niğde’yi de küçücük buldum, böylelikle “kasaba”nın ne şekil birşey olduğunu da gözlerimle görmüş oldum.

eskiden otobüs yolculuğu çin işkencesinden farksızdı benim için. bini aşkın otobüs yolculuğu yapmışımdır, iki şeyden çekmedim nasırımdan çektiğim kadar: sigara dumanı ve şoför teybi. ikisi de yasaklandığında eşşek kadardım, zaten otobüs yolculuğu dönemim de kapanmıştı heyhat. ha bi de “neredensin hemşerim” (bana öyle demiyorlardı tabii, “neredensin delikanlı”) sorusu ve bitmez tükenmez devamı. ulan neredensem neredenim, sana ne? “bak emmi, gama cygni takımyıldızına bağlı m29 yıldızkümesi vilâyetinin merkez gasabasındanım. sen hiç oraya gettin mi? eh ıccıcık uzaktır emme uzay mekiğiylen gidebilinğ, he mi? orada ilkmektebi bitirdikten sonra h2 vilâyetindeki orion bulutsusunda ortamekteple liseyi temam ettim. hemi de birincilikle aldım şahadetnamemi. sonra ver elini andromeda galaksisi. şimdi orada ikamet ediyom. sen nerelisin pekü? de hadi anlatıveğ gari.”

hatıra bol da hafıza zayıf anasını satayım. neler anlatırdım yoksa size ben. trenler de cabası. teyyareleri saymayalım, topu topu altı kez binmişliğim oldu, büyük düşkırıklığı: ulan otobüsün kanatlısı bu mübarek. tek farkı, “bayan yanı”. (hem “bağyan” hem de “yanı”, ohş yani.)

ilkokul birdeyken bir kabartma haritam vardı benim. çok severdim onu, parmaklarımla dağ tepe dolaşır dururdum üzerinde. ama benim de aynı sait faik gibi gözüm hep bir ada arardı haritaya bakınca, bunun için okuldaki kocaman yerküreyi döndürmekten usanmazdım. enis batur’un arzuladığı gibi tümden hayal ürünü bir yeryüzü haritası elde edebilmek için sadece eski haritalara değil, sadece geçmişin sis cephesine açılan yolu uzatmaya değil, aynı zamanda ve en çok da eskisiyle yenisiyle binbir kitabın sayfaları arasına gömülmeye, satırlarına düşgücümün içinde devam etmeye yönelecektim, azıcık daha büyüyünce. neyse, konuyu dağıtmayalım şimdi.

gel zaman git zaman, otobüste yanımda pestisitlerini yaya yaya oturan emminin “nerelisin hemşerim” sorusuna yan çaprazdaki koltuğa kaykılmış kristof kolomb’un verdiği cevap kulaklarıma küpe olacaktır: “vine de nada!” (hiçbir yerdenim, hiçbir yerden gelmiyorum!) hem bu benim meraklı emmi nereden bilsin ki ruhun bütün dünya olduğunu, dolayısıyla hiçbir yerden olmamanın bir bakıma (ama yalnızca bir bakıma) her yerden olmak anlamına da gelebileceğini. garibim samaveda’nın upanishad’larını nereden duysun, duysa duysa fadime diyzemin sesli sesli mırıldandığı namaz surelerini duymuştur olsa olsa, arapça bilmediğinden ondan da bi halt anlamaz zaten. halbuysa c’est la beaute qui sauvra le monde a benim güzel emmim! habire bana ahret sualleri sormasan da şu seyahatten azıcık zevk alsam, senin susabilme ihtimalinin güzelliği dünyamı kurtaracak valla.

fekat heyhat ki heyhat, john lennon’ın isabetle buyurduğu üzre, “hayat, siz planlar yaparken olan şeydir.” ah koca taşşaklı emmim ah, rolling stones grubunu iplemeyip beatles heyranı olmasaydın ne olurdu sankim, john lennon senin heyranlığından gaza gelip bana bu lakırdıyı etmez, ben de razı olurdum senin bitmez tükenmez sualler yağmuruna, senden kurtulma planları filan yapmazdım boşuna. nasılsa hayat kendi bildiğini okuyor imiş işte.

sayın seyircı, işte bu yurttan sesler korosu kıvamındaki emmi sendromundan kurtulabilmek için bir süre sonra gece yolculuklarına sığınır oldum ben. yıllar yıllar sonra taraf diye bi gazete neşrolunacakmış, oligarşiyi her allahın günü tilt edecekmiş, içimin yağını eritecekmiş, hayat ne garip, vapurlar felan. ve de o gazetede bir köşeyazarı “gece yolculuğunda insan kendi derinliklerine doğru yol alır” diyecekmiş. bak valla kaç yıl öncesinden bunu bilmişim ben, ona göre davranmışım. emmimin yokluğunu fırsat bilip kendi derinliklerime doğru yol almışım saatte ortalama 120 kilometre süratle. arada mola da vermemişim hiç üstelik. sözcükleri boşa harcamamışım govinda! üstelik ben bir yere gitmiyordum, ben sadece yoldaydım. bunu da molière üstadımızın, nesir konuştuğunu bilmeyen kibarlık budalası gibi yıllar sonra hermann hesse’den öğrenmek varmış kaderde. bakınız sayın seyircı, şimdi şu aşağıdaki okuma parçasını okurken emmimin “nerelisin hemşerim? nereye gidiyon?” sorularıyla çağıldayan sesini aradan çekip çıkarınız, diskalifiye ediniz onun çatalkarası sesini, reca ediciim:

“artık dinleme sanatını tamamen öğrendiğini anlıyordu. bütün bunları, ırmağın bu sayısız seslerini daha önce de işitmişti, fakat onlar bugün başka türlü sesleniyordu. bu değişik sesleri şimdi birbirinden ayıramıyordu, sevinçli sesler hıçkıran seslere, çocuk sesleri büyük insan seslerine karışıyordu (hafif abi’nin notu: araya emmimin böğürtüsü, kimi osman kimi yusufu da, bıdıbıdısı da karışıyor, böylelikle karışım, kırgız hemşerilerimizin donyağlı ve tuzlu çayı nefasetinde oluyor idi). onların hepsi birbirine aitti: özleyenin ağlayışı (not: yüreği emmimsiz bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan bahtıkaranın ağlayışı şeklinde düzeltebiliriz bu güzide ifadeyi), bilgenin gülüşü (not: ferrari’yi ben satsam ben de gülerdim tabii, tomar tomar mecidiye aq), ölmek üzere olanın iniltisi (not: bu emmimin yanındaki ben oluyorum) ve isyanın çığlığı (not: emmimin sesinin yanında sinek vızıltısı şeklinde). (…)”

zıçtık alıntının içine sayın seyircı. hermann hesse dayı taksiratımı affetsin. ne diyordum, yolculuk güzeldir. yanında emmim olmamak kaydıyla. başka kim olursa olsun. ha bi de the sülü, mustafa kâmil zorti, abraham sweetvoice, 367zabuh, baykalgölündengelenzombi falan gibi muhtelif mahlukatlar olmasın. alerji yapıyor bünyede. (“mahlukatlar” de ne lan, “yaratıklarlar” der gibi.)

“hemen hemen her zaman sefil bir dünyayı aydınlatmaya yaradı diye güneşin ışığından çekinmez gerekmez.” buyuruyordu benim en sevdiğim ressam, rené magritte (öbürü chagall’dır). tanımış olsaydı yanımdaki emmiyi, öyle demez, hep gece yolculuğunu tercih ederdi benim gibi.

“başlangıçta güneşi arzulamış olduğumuz” gerçeği, bizi sonunda karanlığı bulduğumuz gerçeğiyle çarpıştırdığında elimizde ve gözümüzde ne kalır diye sormuştum geçenlerde banu’ya ciddi ciddi, konu magritte olanda. banu tabii ne bilsin emmimi, o da aynı ciddiyetle cevap verdi. ben kıs kıs gülüyordum, karanlığı buluşumuzun müsebbibi emmimin ta kendisiydi oysa. taşşaklı emmim, kibarlık budalasındaki mösyö gibi, sonunda karanlığı bulmamız gerektiğini bildiğini bilmiyordu. ben de söylemedim kendisine, sustum oturdum. herifçioğlu da sustu sonunda, susmaz olaydı, taşşağı kadar heybetli kelleyi omzuma dayadığı gibi horlamaya başladı. hermann hesse dayımın kulaklarını epey çınlattım, binbir küfür eşliğinde.

yolculuk derseniz, pek kısa olmadı ya, kısaca bunları derim ben sayın seyircı. “şimdi acının ormanından geçiyorsun” diye fısıldamış mıydı o ara birhan keskin? sanmam, daha anasının karnında bile değildi sanırsam. iyi şairdir, hanım hanımcıktır kerata, severim.

bunca lafazanlık yeter. örnek tümceye geçelim müsaadenizle. tam böyle diyecektim ki, birden aklıma yakından tanıdığım bir başka şairin bir şiiri geldi. lugatimizin bu maddesini örnek cümle niyetine şiirle kapatalım, olma mı hemşerim, ondan sonra nereye istersen oraya git. bağyan yanı da boş bak.

küllerimi, doğumumu yitirdim, ve gölgemi.
soyundum bütün olası gövdelerden, içtim
farklı tadlarla kutsadığı şaraptan, kör gözlerin.
bana varılan yolculuğun ta kendisiydim de
bilmemekti yolculuk, bunu. aştım ya
gözkamaştırıcı güzellikte ırmakları basit bir salla,
yeter bu bana.

güllerimi soldum usulca. daha derinden
açmak için. ve yüzümü.

Reklamlar

2 Yanıt

  1. Hicabi Beyciğim,
    Eşeğinizi Bor’dan Niğde’ye sürenedek anlattığınız hikaye, beni kendi eski yolculuklarıma götürdü. Uzun uzun gidilen yollar, motor uğultusu, otobüs muavinleri, sigara dumanı, camdan akıp giden bozkır görüntüleri, dağ yolları, virajlar… Bir de benim mide bulantılarım vardı, yol tutardı beni, yola çıkmak demek, hasta olmak demekti ve fakat yine de yola çıkmak isterdim.
    Gece yolculuğuna gelince, şahanedir. Uyursunuz tıngır mıngır giderken, keyfiniz öyle dediyse. Uyumazsınız keyfiniz çekiştirdiyse ve camdan bakar gibi yapıp hayale dalarsınız.
    Öyle işte.
    Öyle işte.

  2. Ben hep, aptal aşık kızların salak saçma aşk hikayelerini dinlemek zorunda kaldım o bitmeyen tükenmeyen yollarda. Fonda abraham sweetvoice yanda cırtlak bir kızın aşk hikayesi. Kabus ki ne kabus. Emminin gözünü seveyim bunların yanında.

    Not: Hala anlamam insan en özel hikayesini neden hiç tanımadığı birine bunca detay vererek anlatır.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: