hicabi bey ne zaman doğdu?

doğumgünü: ingilizlerin “birthday”i, italyanların “il compleanno”su, türklerin “doğumgünü”sü ve yeryüzü dediğimiz minelgaraip gezegende yaşayan daha birçok kavmin lisanında insanların dünyaya geliş anını kutlama ritüelini bize hatırlatan bu gibi kelimeler aynı kökenden gelir: kuş. bird’ü sindiği yerden bulup çıkarması görece kolaydır, hadi doğan’ı da öyle diyelim. fakat l’uccello iyi gizlenmiştir doğrusu bir kovuğa, bu akdenizli halkın şakacılığı zaten hep üzerinde değil midir? ondandır sonsuza, daha doğrusu hiçbir zaman gerçekte ne olup bittiğini bilemeyeceğimiz bir nedenle dünya ortadan silinip evrenin gizemine karışma anına kadar bir türlü layıkıyla kavrayamayacak olduğumuz, la jakonda’nın hüzünlü ve aynı zamanda bu hüznü hem artırıp hem acılaştıran muzip ve garip bir biçimde mütecaviz gülüşü. budur gerisinde durup duran, ilahi komedya’daki alev toplarının gazabının. benim bir türlü içlerinden çıkamadığım, dehlizlerinde kaybolup durduğum, pek de görmeyen ama nelerin içine baktığımı çok iyi bildiğim gözlerim de yanımdayken babil bahçelerinde soluk alarak yorgunluklarını üzerimden attığım şehirleri, birtakım hakiki ve muhayyel -ikisi birden, evet- şehirleri kelimelerle nakışlayan yazarlarıyla, kitaplar arasındayken bile kitapların dedikodusunu yapan, şecerelerini çıkaran, aralarındaki aşk ve nefret ilişkilerini sayıp döken, sırlarını açığa çıkaran, utançlarını ve coşkularını paylaşan yazarları da olmasa, zaten dönüp de bakar mıydım makarnacılara bilmem. sanırım yine de bakardım, bir köşede keşfedilmeyi bekleyen kadim sırları ve onların herşeyi içinden fısıldayan cümlelerime dönüşebilecek hallerini severim ne de olsa. üzerinde güneş batmayan imparatorluğun tüyleri katrana bulanmış kuşlarını bir yana bıraktık gerçi, fakat ne taşıdıklarını binbir gece masallarından çok iyi çıkarsadığımız kervanları, tatar çölü’ndeki teğmeni götürüp bırakasımız gelen soluk bej, vahasız çölleri, yoksul bir kıtanın kuzeyinde mi yoksa bulanık bir kızıl denizin yakıcı sahilinde mi yudumladıkları hususunda rivayet muhtelif olan sert ve acı mırralarıyla bedevi ve arap kavimlerine benzetip durageldiğimiz türkler yok mu, işte onlara doğan ile atmacanın, kartal ile şahinin bakışlarındaki yırtıcı derinliğin mi, kanat çırpışlarının anlattığı gizli hikâyelerin mi daha anlatılası olduğunu sorabileceğimizi düşünüyorum. belki yanılıyorumdur, onların yaşadığı yarımadada soyları tükenmiş bile olabilir bu kuşların. hatta hiçbir kuşun artık uçmadığı, kervanların geçmeyeli bin yıl olduğu, ölümlerden ölümün pusularda, lanetli koyu karanlıklarda, eğreti binalarla kuşatılmış dar eğri sokakların girişinde başa geliverdiği bir diyarın insanlarıdır belki onlar artık. etimolojik kazımıza geri dönelim biz. yaşanmakta olanın tedirginlik verici tazeliğinden yaşanıp geçmişliğin dingin sadeliğine sığınalım. bütün mitolojiler, bir nehrin kolları gibi birbirleriyle buluşurlar eninde sonunda ve biz onların buluşma yerlerinde oluşturdukları deltalarda zengin bireşimli kumları eşeleyip dururuz. bir kum kitabı en çok bu hevesle yazılır hem. bir türk şairi o deltalardan birinde nefes ve heves kelimelerinin ses benzeşimini, o zengin uyağı mangal ateşinin közünde usulca kahve pişirir gibi deşeleyip durmuş ve kendince verimli bir sonuca da varmıştır. nefes olmadan heves olmayacağı gayet açıktır da, hevessiz nefesin ne işe yarayacağı, nefsin nefeste mi yoksa heveste mi hayatiyet ve cevvaliyet kazandığını biz bilmesek bile o şair biliyordur. araplar, ermeniler, kürtler, türkler, süryaniler, ezidiler, farisiler kadim bilgeliğin böyle zerrecikleriyle dolup taşırırlar ruhlarını da bilmezlikten gelirler bunu. kuşlara dönelim yine. kuşların ne adlarından haberleri vardır, ne de onları önce ve sonrasında adlarıyla farklılaştıran özelliklerinden. kuşlar sadece uçarlar işte ve konarlar. ne sıkıcı: uçarlar, konarlar, uçarlar, konarlar. arada yaptıklarının tümü, bu iki canalıcı eylemi bir anlama, işlevselliğe, derinliğe ve bütünlüğe kavuşturmak içindir. uçmak, doğduklarının derinlerdeki bilincimsiliği anlamadan da olsa yaşamalarını sağlarken, konmak bunun aynadaki yansımasıdır: ölmeye yatmanın provası. insan kavimleri, onlara düşünmeyi sağlayan dillerini geliştirirken, birbirlerinden habersiz olarak, bir tür içgüdüsellikle, hep doğumun ve ölümün izlerini bıraktırdılar tazecik kelimelerine. o kelimelerin görünmez ruhları, doğumun armağansılığı ve ölümün ürkütücülüğüyle, kaçınılmaz ve aslında hiç de kaçınılası olmayan ve hatta kaçınılmazlığı yanlış-fikrinin ilkel kavimlerde değil de gitgide gelişen, karmaşıklaşan, gelişip karmaşıklaştığı ölçüde de sinik, alaycı, gelgelelim korkak, korkak olduğu için ve korkak olduğu ölçüde de küstah ve saldırgan, yıkıcı ve kahredici uygarlıkla ruhları kaskatı kesilmiş modern kavimlerin zihninde biçimlenmiş ürkütücülüğüyle dolup taşageldi. gece gündüz toprağa ayak basmayan, dolayısıyla da uçarken uyuyan, yalnızca, müslümanların kutsal kitabında adı geçen ebabil kuşu mudur dersiniz? perslerin simurg, garbilerin feniks, türkilerin kerkes tabir ettiği zümrüdüankaya ne demeli peki? feridüddin attar’ın kendini arayışın simgesi olarak gördüğü anka kuşunun adından mı geliyor yoksa doğum ve doğumgünü? bunu ne kadar araştırırsak o kadar aklımızın karışacağı besbellidir. kendini arayış, doğum ve ölüm parantezlerinin arasını tümüyle kaplar mı, doğum ile doğum bilinci arasındaki farkın epistemolojik önemini yadsıyabilir miyiz, giderek doğum ve ölüm diye kavramsallaştırdığımız olguların aslında aynı olgunun iki yüzü olduğu bilgisinin ne derecede batıni bir hal arzettiği… bunlar hep inceden inceye kafamızı meşgul etmesi gereken şeylerdir. boşuna değil anka kuşunun yaptığı: öleceğinde ateşe dönüşüp kendini yakmak ve küllerinden yeniden doğmak. kavramıştır hayatı o: sonsuz bir çemberin geometrik büyüsünde dolanıp durmanın yazgısallığını. ve esasında, yine bir başka türk şairinin dediğince, “her şey batıni! göl / kendi dibindeki batıktan / başka nedir?” kuş, doğumdan ölüme, yere asla konmaksızın uçuş ve uçuş sırasında çekilen uykudan başka nedir ki. kuşun bizatihi varlığı, doğumda içkin ölümün geçici parlayışı, ışıldayışı, haresi, kımıltısıdır. kuş, doğumun müjdecisi, müjdenin doğumudur. kuş, ölecektir. yeniden doğacak küllerinden ve yeniden ölecektir. kadim zamanların kavimleri, bu kutsal bilginin farkındaydılar ve doğum kelimesini kuştan türettiler. ayrıca havalanmanın, uçmanın, gökyüzünde süzülüp uzaklaşmanın, kısacası özgürlüğün ve ölüm karşısında çoğu zaman birbaşınalığın somut simgesi olarak da kutsadılar kuşları onlar. doğmakla özgürleşmeye başlamak bir ve aynı şeydi ilkel kavimlerin doğru ve isabetli kavrayışınca. geçmek bilmeyen çok uzun bir zaman sonra bir yönetmen “kuşlar” diye bir film çektiğinde bıyık altından güleceklerdi. hem biraz da acı acı güleceklerdi. torunlarının kendini beğenmiş, aşırı özgüvenli, küstah uygarlığının birtakım minik sanatsal formlara bürünmeyi yeğleyen özeleştirel tavrının biçareliği karşısında. doğumun ve ölümün arasındaki parantezde başlangıç ve bitiş noktasının gerçekte mevcut olmayışını bilmemenin ve vehmettikleri iki noktaya vehmettikleri anlamlar yüklemenin sorumsuz havailiğinde hoplayıp zıplamanın acınası gülünçlüğü karşısında. babil kulesinde mi yoksa asma bahçelerde mi şakıyıp duruyordu kuşlar, bilinmez. ne vakittir ki cennetin simülasyonu olarak tasarlanmış o görkemli bahçeler kumlara gömüldüler, işte o vakit kuşların dediği çıktı. hikâyemizi uzatmamak için onların ne dediğini bir kez daha tekrarlamayalım. “her şey bâtıni! ve hüzün / hüzün / en büyük muhalefettir şimdi” hüzün ölümün ulağı değil, doğumun ebesidir. modern çağın insanı doğumgünlerini coşkuyla, pastayla, şarapla kutlarken bir haritaya, bir aynaya, bir göğe bakmanın ne demek olduğunu da çoktan unutmuş, aslına kalırsa hiç öğrenememiş olduğunu bilebilseydi derim. ondandır işte kadim çağların insanlarının doğumgünlerinde ölümü kutsayarak dansetmeleri, dansederken ateşten atlamaları.

doğumgünü pastası ile cenaze helvası arasındaki yedi benzerliği bulunuz.” (örnek cümle olsun diye yazılmıştır. kafa yormayınız.)

Reklamlar

6 Yanıt

  1. Hicabi Bey’i bilmem ama Hafif Abi’nin ne zaman doğduğu malum (bugün diil). İş Pangası bilem biliyür. Vay be, o bilem biliyür de bazılarımız unutuyür! (Sözüm size diil Çavdar Teyzecim. Valla billa.)

  2. Hicabi Bey’in doğum gününü bilmem, Hafif Abi’minkini de… Ama Metin Bey, iyi ki doğmuş, o Eylül günü…

  3. Metin Bey’ in, Hicabi Bey’ in, Hafif Abi’ nin doğum günlerini kutlar, vallahi de billahi de İş Bankasından içtenim derim.. Yaparım bunu.

  4. Biliyor musunuz? Son günlerde geçmiş, şimdi, gelecek konusuna-konularına dadanmış vaziyettey(d)im. Öyle ilginç, öyle sade ve o derecede anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz ki, adıgeçen kavramlar…
    Kuşları anlatışınız, tam cuk oturdu, takınıklığıma.
    Çok yaşayın!
    Keyfini sürün yeni yaşınızın!

  5. ah, doğru ya! başak burcu, eylül… mehmet rauf demeyeceğim. ondan bin kat renkli, hüzünlü, piskolocik travmaları bilem gökkuşağı kibin… kaç kişiyi taşıyorsa o kuş sırtında, hepsine güzel günler diliyorum.

    not: vurgun olduğum pek çok sözcüğü (çember, ayna, kavim vs.) hiç bu kadar peşpeşe okumamıştım.

  6. nice senelere üstadım .

    hergün bir tilciğe alışmıştık, özletiyorsunuz.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: